24 Eylül 2013 - 06:22
Evet, artık daha net konuşuyorlar

Allah'ın adıyla Fiili başlangıç tarihi Mart/2011 olarak belirtilen Suriye savaşının yarattığı deprem, dünya genelinde yeni ittifak ve kamplaşmaların oluşmasına vesile oldu. Bunun öngörüsünü yaptığı son altı saatlik görüşmesinde Davutoğlu’na anlatan Esat, olayı şu cümlelerde özetlemişti: “Suriye önemli bir fay hattı üzerinde duruyor. Burada oluşabilecek depremin yıkıcı etkisi tahmin edilenden çok fazla olacaktır.” O dönemde Suriye’ye yapılan müdahalenin aynen Libya’da olduğu gibi birkaç ay içerisinde neticeye ulaşacağı kanaatiyle hareket eden AKP bölge politikasının mimarı Davutoğlu, bu sözün bile medyaya yansımasından rahatsız olmuş; Libya’da “Nato’nun orada ne işi var” psikolojisinden müdahaleye evirilen Başbakan’ın ikileme düşmemesi için insiyatif kaybettikleri bu ülke örneğinin Suriye’de de yaşanmaması için ileri karakol diyebileceğimiz bir pozisyona itmişti ülkemizi.

 

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- ABD ile “Stratejik ortak” statüsünde olan Türkiye’nin, İran/Hizbullah/Suriye stratejik ortaklığı karşısında alacağı pozisyonun elbetteki ABD’nin ve dolayısıyla İsrail’in bölge politikasından bağımsız veya farklı bir mahiyet arzetmesi beklenemezdi. Öngörülemeyen, Türkiye’nin bu ülkelerin de önüne geçip Suriye’deki rejimin el değiştirmesi için sarf ettiği “enerjik” çabaydı. Türkiye dış politikasındaki idol rolündeki Davutoğlu, Başbakan’ın “bölgesel ve tarihsel dayanağı olmayan, tahribatının doğuracağı etkilerin asırlarca silinemeyeceği” desteğini arkasına alarak hem uluslararası arenada hem de sahada en aktif pozisyonda olmayı tercih etti. 900 km Suriye sınırımız artık sınır olma statüsünü kaybetti. Gerek diğer müslüman ülkelerden toplanıp Suriye’ye sokulan savaşçı unsurlar olsun gerekse de istihbarat örgütleri, kaçakçılar’ın çok önemli bir kısmı Suriye’ye buradan girdiler. Hatay ve civarı bir lojistik üs görevi gördü, Afganistan’dan Çeçenistan’a kadar geniş bir alandan birbirini görmemiş, tanımamış insanlar tanımadıkları bu topraklara toplandılar.

Yaklaşık 30 yıldır beraberlikleri “stratejik” olarak addedilen İran/Hizbullah/Suriye üçlüsüne eklenen Irak’taki Şii yönetimi çalışamaz hale getirip, ülkedeki terör faaliyetlerini “her güne” indirgeyen Körfez ülkeleri (ki, başlarında Suudi Arabistan gelmektedir) bu faaliyetlerini “İslami” görünümlü terör gurupları eliyle yaparak hem on binlrece Şii müslümanı katlettiler hem de İslam dünyasında mezhep eksenli kamplaşmanın başlamasını sağladılar. Allahtan, Şii dini merciler dünyada bir tek Şii kalsa bile kendilerine yönelik bu terör faaliyetlerine ( sivil insanların camii, hastahane, Pazar yeri gibi yerlerde topluca öldürülmeleri) misliyle cevap vermelerinin haram olduğu fetvasıyla bu savaşın karşılığını önlediler.

“Stratejik ortaklığın” en önemli unsuru olan İran, bütün bu gelişmelerin mimarının, finansmanının, taşeronunun elbete farkında. Bender b. Sultan’ın (20 yıl,  ABD’de, Arabistan’ın Büyükelçiliği görevinin çok çok üstünde bir anlam ifade eden kirli ilişkilerin bölgesel karargah sorumlusu...) şahsında kişiselleştirilen bu projenin arkasındaki güçleri çok iyi bilmekte.

İran, “Suriye meselesinin” halklara anlatıldığı şekliyle bir “Demokrasi hareketi “ veya “Arap Baharı’nın doğurduğu rüzgar” olmadığını, bunun arkasına sığınılarak İsrail’i bölgede kalıcı kılacak bir kalkışmanın (ülkeleri zayıflatarak, olmazsa parçalara ayırarak, potansiyel güçlerinin zayıflatılması) başlangıcı olduğunu  ilan ederek ABD ve müttefiklerine pozisyonunu belirtti. Bununla beraber Suriye’deki “yerel” muhalif unsurların talep ettikleri demokratik hakların mevcut hükümetle diyalog yoluyla elde edilmesi gerektiğini belirtip bu konuda elinden geleni yapacağını ilan etti. Hatta bu konuda Tahran’da yapılan konferanslara tüm tarafları davet etti. Muhalif unsurların “Esat’la asla aynı masada olmayacaklarını” belirtmeleri onları sahaya süren ülkelerin kararıydı aslında. İran hala Suriye’ye getirilme iddiasında olunan Demokrasi’nin, Katar, Suudi Arabistan gibi en katı “Krallıklarca” yönetilen ülkeler eliyle olma çelişkisini sorgulamakta.

Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler birdiğer yönüyle doğum sancısı niteliği taşımakta. Oldukça kanlı ve maliyetli bir geçiş süreci yaşanıyor. Bilinmekte, asli taraflar, neyin ne olduğunun çok iyi farkındalar. Olayın öznesi konumunda olan İsrail ve İran, ellerindeki tüm kartları en iyi ve etkili şekilde kullanma gayretindeler. Savaş, tüm unsurlarıyla yaşanıyor. Askeri, psikolojik, taktik tüm manevralar muhatabın zayıf yönünü kolluyor.  Bu süreçte medya en az sahadaki silahlar kadar “etkin” bir görev ifa ediyor.

Bizim ülkemizde de savaşın sıcaklığı, sınır boylarımızda, mülteci kamplarında en acı yönleriyle hissedilmekle beraber İslamcı camia içerisinde ise yukarıda bahsettiğim saiklere (ittifak ve kamplaşma) daha artmakta. Suriye’deki muhalif başkaldırıyı “halkların talebi” olarak ele alıp, ülkeye sokulan unsurları “Küresel Cihadçı” olarak tanımlayıp, buna destek olan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın (boynunda ABD yahudi Kongresinden aldığı “Yahudi Cesaret Madalyasını” taşımasına bakılmaksızın -ki, bilinmesinde fayda umulur- bu madalya dünyada müslüman lider olarak sadece Tayyip Erdoğan’a verilmiştir.) meşru bir iş yaptığını savunanlarla, Suriye’ye karşı gerçekleşen müdahalenin “kirli” olduğu, muhalif unsurların önemli bir kısmının “vekalet  görevi” yürüttüğü yönünde kanaat belirtenler arasında gittikçe mesafe açılmakta.

Kanaatlerin doğurduğu pozisyon almaların yadırganacak bir yanı yok. Yapacak da bir şey yok. Kim hangi tarafta yer alır elbette kişinin kendisidir buna karar verecek olan. Hikmet ve güzel öğütle muhatabını kendi safhına davet edip başarılı olan ise kendi zaviyesinden kazançlıdır. Ülkemizde Suriye tartışmasının yaşandığı İslamcı camia içerisinde ana omurgayı İran teşkil etmekte. Bölgesel gücü, İslamcı iktidarı, Hizbullah’ın yaratılıp yaşatılmasındaki rolü, İsrail’in bölgesel varlığına itirazı buna vesile olmakta.

Ülkemizde iktidara yakın İslamcı yazarların içerisinde  “İran haseti” üzerinden rol kapma savaşı da yaşanmıyor değil. Hama olayı yaşanırken İran’da ikamet edip yaşayan “ağabey” İslamcı yazarlarımız yıllar sonra bugün, o günün hesabını soruyorlar, çok ilginç... Kimisi de “İmam Humeyni’yi tanımadığını şimdi öğrendiğini” söyleyerek o günlerinden teberri etmekte.  Zaten çıkmaza girmiş hükümetin daha agresif, daha mezhepçi olması yönünde mesai harcayan kalemler olsun;  “tuzu kuru” olup oturduğu masadan yazdığı yazıların tahribatından zerre ilgilenmeyenler olsun, bir taraftan savaş sürereken diğer taraftan İslamın ilk çağlarına benzer fitne odakları ardlarına taktıkları kitlelerle yüzyıllarca kapanmayacak yaralar açmakta.

Tutunmaya çalıştıkları yerde belli bir meşruiyetleri yok. Suriye’de kime düşman oldukları belli. Bunu İran, Hizbullah ve yönetim olarak biliyoruz ama kimin yanında oldukları belli değil. Amerikancı mı, Suudçu mu, El Kaideci mi, Nusracı mı, Şam-Irak İslam Devletçi mi, ÖSO'cu mu, Katarcı mı, Kardavici mi, AKPci mi; kim..? Herkese göre birisi herkes bir tarafta.

Suriye’de neredeyse hergün yaşanan o hunharca baş kesme sahnelerini “doğruluğu kanıtlanmamış belge” diyerek halı altına süpürme gayreti göstermekteler. Oysa bu videoların büyük çoğunluğu bizzat katliamı işleyenler tarafından çekilmekte, servis edilmekte. Sayıları bin civarında olan savaşçı örgütlerin daha şimdiden doğurdukları kaos ortamının Suriye’ye hangi İslami yönetim biçimini getireceğini kendileri dahi bilmemekte. Ortalık, emirlik, tugay, birlik kaynıyor. Her köyde 20-30 kişi bulundukları yüzölçümü “İslami devlet alanı” ilan etmiş; Hıristiyan, Nusayri, Esadçı kimi tutarsa kendi algısına göre mahkeme edip cezasını veriyor. Hatta algılarındaki kesinlik o denli şiddetli ki, karar verdikleri konuda itiraz eden diğer muhaliflerle bile savaşmaktalar. İHH heyetinin kıl payı kurtulması haberini okumuşsunuzdur.

 1940’lı yıllardan beridir işgal edile edile şehir devletine dönüşen Filistin halkı için bu denli insanın toplandırılıp, silahlandırılıp İsrail’e karşı niye yönlendirilmediğini sorgulamamız gerekmez mi? Sayıları 100 civarında olan “Suriye’nin Dostları” adlı ülkelerin İsrail’i kanser tümörü olarak tanımlayan İran’ın müttefiki olan Suriye’nin dostları olmayacağı, besledikleri dostluğun İsrail güvenliğine dair olduğu ortaya çıkmakta değil mi?

Hal böyle iken İslamcılar içerisinde selefi eğilimli bir internet sitesinde yazan deneyimli bir yazarın yeni bir sayfa açarak Suriye’ye toplandırılan bu savaşçıları Hizbullah’la eş tututup “eğer bunlar yabancı güçse; Hizbullah’da yabancı güçtür” demesi,  ABD ve batılıların Hizbullah’a yönelik projesinin medya ayağında aldığı mesafeyi göstermesi açısından oldukça ilginç. Bu tespitte bulunan yazar ne yazdığını, ne söylediğini çok iyi bilen birisi. Malumu ilan etmiş diyebiliriz. Evet İmad Muğniye’nin kanının olduğu, nice stratejik kararların alındığı bir lojistik üs’ten Hizbullah çıksın gitsin ki kafa kesenler de dursun. Gitmiyorsan demek ki suçlu sensin. Ne kolay bir önerme değil mi.

Nasıl olsa Hamas gitmemiş miydi? Başbakan Erdoğan için “İslam Dünyasının Lideri” diyerek Katar’a yerleşen Halit Meş’al’in kabul etmesini bir ölçü olarak kabul etmiş olacaklar ki aynısını Hasan Nasrullah’dan da bekliyorlar.

30 yıldır İsrail’e kök söktürmüş, saldırılarını durdurmuş, burnunu yere sürtmüş gerilla tekniği Sovyet ordusuna ders olmuş bir askeri güç olmasının yanında yarattığı uygarlık neticesinde bölgesinde yaşayan Hristiyanların dahi yaşam, barınma, ifade haklarının yaratılmasındaki maharetiyle sosyal barış pojesi olan Hizbullah’ın eşdeğer tutulduğu bu örnek, Suriye savaşını başlatanların başladığı gün alınmasını istediği sonucun adıdır aslında.

MUHAMMED AK