7 Ekim 2013 - 20:30
Suriye aynasında Türkiye – İran ilişkileri

Suriye krizinin ufku belirsizliğini sürdürürken, İran ve Türkiye bölgenin iki önemli aktörü olarak birçok alanda çıkar çatışmalarına karşın bölgesel konumlarını korumak için bu konuda işbirliği yapmaları gereken iki ülke olarak görünüyor.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Batı uzmanlar Suriye’de yaşanan gelişmelerin İran ve Türkiye başta olmak üzere Ortadoğu’nun aktif aktörlerinin istek ve niyetlerinin dışına çıktığını ve artık bölge dışı küresel aktörlerin çıkar ve irade alanına girdiğini belirtiyor. Ancak bazı uzmanlara göre Suriye krizinin küresel aktörlerin müdahalesinin yanında bölgesel çözümü olduğuna inanıyor.

 Eğer kriz sürecinde belirlenen krizden önce, krizin tırmanması, krizin hafiflemesi ve krizin tesiri gibi dört temel aşama göz önünde bulundurulacak olursa, Suriye krizinin ikinci aşamada yer aldığı söylenebilir. Gerçekte krizin tırmanma aşamasında uluslararası aktörlerin çoğalması, jeopolitik konum, temel değerler, Suriye’nin askeri gücünün münakaşaya taraf olanların gücü ile orantılı olmaması, bu krizde somut ve maddi etkenlerin başka etkenleri gölgelediği söylenebilir.

 Uzmanlar ise Türkiye ile İran ilişkileri yolunda var olan tüm engellere, sorunlara ve rekabet süreçlerine karşın Suriye münakaşasının Tahran – Ankara ilişkilerinde bir dönüm noktası olacağına inanıyor. İran ve Türkiye sürekli bir birini ve bölge ve bölge dışı ülkeleri maddi ve somut yetenekleri ile etkileyebildiklerini göstermeye çalışıyor. İran ve Türkiye Suriye krizi ile ilgili bölge dışı güçlerin saflaşmalarından daha farklı bir saflaşmada yer alıyor ve bu durum iki ülke ilişkilerinde bazı sürtüşmelere yol açıyor. Ancak iki ülkenin Suriye’ye yönelik zihinsel algılamaları, devlet yapıları, yumuşak güçleri ve genel diplomasileri bir nevi krizin çözümü için bölgesel yaklaşımı ve münakaşayı birlikte yönetmelerini elzem hale getiriyor.

Gerçi Suriye’de temel değerlere yönelik tehditler bu ülkede yaşanan krize uluslararası boyut kazandırdı, ama yine de bu krizin tırmanma aşamasında olmasına bakıldığında krizin hafiflemesi ve krizin tesirleri aşamaları da kesinlikle İran ve Türkiye ilişkilerini bölgenin iki önemli aktörü olarak etkileyecektir. Çünkü gerçekte Tahran ve Ankara, Şam konusunda İran ve Suriye’nin güvenliği bir biri ile bağlantılı olduğu ve birinin güvenliğinin tehlikeye düşmesi ötekinin güvenliğini de etkileyeceği konusunda hemfikirdi. Gerçekte burada önemli olan konu, iki ülkenin bir birini tehdit değil de, dost olarak algılamalarıdır.

İran ve Türkiye’de Zarif ve Davutoğlu’nun dışişleri bakanlığının başına geçmesinden sonra Tahran ve Ankara’nın artık şartlara göre hareket etmek ve stratejik kartları açmaktan kaçınmaları ve iki ülke ilişkilerinde akılcı bir zeminde yapıcı bir teamül görünmesi bekleniyor. Nitekim gelişmeler de iki tarafın ilişkilerinde, karşı tarafın da davranışından doğan karşılıklı bir kimlik oluştuğu ve yeni kimlikler ikili ilişkilerin temelini oluşturduğu gözleniyor.

Öte yandan bu süreçte bir de bir dış kimlik söz konusudur ki iki tarafın Suriye’ye ve bölgedeki ideolojik eksenlerine yönelik tutumundan kaynaklanır ve tarihi, kültürel, siyasi ve sosyal açıdan farklı zeminlerde yürütülmekte ve ilk kimliği etkilemektedir. Dolasıyla Suriye’nin farklı kimliği İran ve Türkiye arasında uzlaşmacı bir kimlik oluşturabilir.

Gerçekte Suriye krizi, İran ve Türkiye diplomasisinin bu krize farklı bakışlarına karşın bölgesel dengeleri bozduğu ve şu anda bu denge bozulması İran ve Türkiye’den yana ağır bastığı söylenebilir. Çünkü krizin içinde oluşan boşluklarla İran ve Türkiye bölgenin mevcut şartlarında Tahran ve Ankara’nın kimliğini, değerlerini ve çıkarlarını ortak işbirliği çerçevesinde yönetebilir, zira bu iki ülkenin tek başına yürütecekleri çalışmaların hiç biri anlamlı olamaz.

 Bir başka ifade ile İran ve Türkiye’nin çıkarları Arap dünyasında yaşanan gelişmelerin oluşturduğu çatlaklara karşı anlam kazanır. Gerçekte Suriye krizine karşı oluşan saflaşmaya bakıldığında İran ve Türkiye’nin kendi çıkarlarını azami ölçüde temin etmek için aktörler arasındaki ilişkilerden doğru bir tanım sunmaları gerektirdiği ortaya çıkar. İran ve Türkiye değer ve çıkarlarını birleştirerek dış politikalarının belirleyen somut ve maddi çıkarlarını da inşa edebilir. Öte yandan iki ülke liderlerinin düşüncelerinde var olan siyasi ideolojik bakış da önemlidir.

İran, Suriye’de hiç bir değişim olmayacak demiyor, sadece Batı’nın Suriye’ye müdahale çerçeveleri belli olması gerektiğini ve Batı’nın hiç bir sınır tanımaksızın bölge ülkelerine her türlü müdahaleyi gelenek haline getirmesinin engellenme gerektiğini vurguluyor.

Öte yandan Türkiye’nin Ortadoğu bölgesine yönelik dış politika stratejisi iki yönlüdür ve bu stratejide genellikle bazı bölge ülkelerinin özellikle insan hakları başta olmak üzere bazı özellikleri göz ardı edilir ve bunun yerine ticari ilişkilere vurgu yapılır. Ancak Arap ülkelerinde özgürlükçü hareketleri ortaya çıkması, Suriye konusunda Ankara’nın iktisadi teamüllerinin daha demokratik mülahazaların gölgesinde kalmasına sebep oldu ve bu süreçte Türkiye dış politikasını yeniden gözden geçirerek süreçte demokrasi simgesi ve kahramanı olmaya soyundu.

 Suriye münakaşası bir yandan bölgede güç ve siyaset yapısında önemli jeo politik etkiler yaparken, öbür yandan bölgede uluslararası güçlere karşı bölgesel dayanışmanın güçlenmesi ve bölgesel aktörlerin daha aktif rol ifa etmesine sebep oldu. Öte yandan Suriye münakaşası Arap milletleri arasında milliyetçi ve etnikçi duyguları da güçlendirdi, ki bu da hem İran ve hem Türkiye için bazı sakıncaları olacağı ve bu yüzden iki ülkenin işbirliği yapmasını kaçınılmaz hale getirdiği söylenebilir. Bu arada İran ve Türkiye’nin Suriye’ye bakışları, farklıdır. Bunun sebebi sadece İran’da bir İslam devleti olmasından kaynaklanıyor ve iki ülkenin tarihi rekabetine dayanıyor. Fakat Türkiye hiç bir zaman İran ile ilişkileri bu anlayışın üzerinde inşa edilmesine müsaade etmediği gibi İran da Türkiye ile ilişkilerini ideolojik temellere dayandırmak istemedi. Diplomatik açıdan İran ve Türkiye son on yılda bir birine daha da yaklaştı ve bazı uzmanların aceleci ve radikal yorumlarına karşın iki ülke Suriye konusunda bir birini ciddi güvenlik tehdidi şeklinde algılamıyor, ama aynı zamanda Suriye ve bölge üzerinde etkili olma ve etkilenme açılarından bir birini rakip olarak görüyor.

Bunun sebebi ise şöyle ki İran ve Türkiye, Suriye münakaşası ile ihtimali kuvvetlenen Kürt hilalinin oluşması durumunda kritik bir durumla karşı karşıya kalacaktır. İşte bu yüzden iki ülke ilişkilerinde uygulamaya yönelik politikalar izleyecektir. Yine Türkiye’nin İran ile ilişkileri, Arap dünyası ve siyonist İsrail’le ilişkilerinden farklıdır. Gerçekte İran ve Türkiye yeni gelişmelerin bir nevi işbirliği ekseninde güvenliği geliştirmeyi gerektirdiğini ve iki ülke ilişkilerinde karşılıklı güvenlik meselesini gündeme getirdiğini çok iyi biliyor ki bu da iki ülkeyi Suriye krizini bölgesel çözüm yolları ile çözümlemeye doğru sevk ediyor.

Aslında Suriye krizinin çözümü için gündemde olan bölgesel çözüm yollarında ve bölge dışı aktörlerden bağımsız olarak Türkiye’nin Şam’a yönelik tutumu, Arabistan’ın izlediği tutumdur. Buna karşın İran ve Türkiye bu konuda bir birini eleştirmelerine karşın karşılıklı teamülde de bulunabiliyor. Bu iddianın ispatı için Ankara yetkililerinin son Tahran ziyaretlerini gösterebiliriz. Türk yetkililer Cumhurbaşkanı Ruhani ve dışişleri bakanı Zarif ile ikili ilişkilerin yanında Suriye krizini de görüştü.

 Nitekim bu ziyaretlerin ardından Başbakan Erdoğan Şam yönetimine yönelik sert ifadelerden geri adım attı, çünkü Ankara yönetimi Tahran ile müzakerelerinde Suriye’de değişim istediğini söylemişti. Bu yöndeki işbirliği ise mevcut krizin sürmesini isteyen Arabistan gibi rejimleri inzivaya itecektir. Suriye münakaşasında en önemli nokta ise, İran ve Türkiye’nin Sünni Arapların sahasında oynayamayacağıdır, çünkü bu iki ülke ne sünni ve ne de Arap'tır. Bu yüzden İran ve Türkiye’nin işbirliği bölgedeki bu krizin çözümü için büyük önem arz etmektedir.

Rıza Solat