31 Ekim 2013 - 20:30
Diyanet‘le ilgili tavrımız nasıl olmalıdır?

Bismillahirrahmanirrahim “Ellezine yübelliğune risaletillah, Yehşevnehu vela yehşevne eheden illellah. Ve kefa billahi hasiban.” Ahzab/ 39

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA-  “Onlar Allah’ın mesajını iletirler, O’ndan korkarlar ve O’ndan başka kimseden korkmazlar Hesap gören Allah yeter.” Ahzab/ 39

Diyanet ve Şiiler

Diyanet İşleri Başkanlığının Şiilere karşı tutum ve stratejisi ve yine Şiilerin Diyanet’le ilgili tutumunun nasıl olması gerektiği konusuna girmeden önce Diyanetin kuruluş hedefi ve yapısının tanınması gerekmektedir.

Diyanet İşleri Başkanlığı Nasıl Bir Kuruluştur?

Osmanlı devletinde din işleri “Meşihat Makamlığı'nca“ Şeyhülislam eliyle yürütülürdü. 1920 yılında Ankara'da kurulan Meclis Hükümetinde Meşihat,  "Şer'iye ve Evkaf Vekâleti" adıyla "Bakanlık" olarak yer almış, 1924 'e kadar da bu statü aynen devam etmiştir. Din hizmetlerinin politikanın dışında ve üstünde tutulması gerçeğinden hareketle 3 Mart 1924 tarihinde Şer'iye ve Evkaf Vekâleti kaldırılarak yerine, 429 sayılı Kanunla, Başvekâlet bütçesine dahil ve Başvekâlete bağlı Diyanet İşleri Reisliği, bugünkü adıyla Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur.

Diyanet İşleri Başkanlığı, 3 Mart 1924 tarihinde Mustafa Kemal Atatürk'ün emriyle 429 sayılı kanunla Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığına bağlı bir teşkilat olarak kurulmuştur. Diyanet İşleri Başkanlığı, İslam dininin inançları, ibadet ve ahlâk esasları ile ilgili işleri yürütmek, Din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmekle görevlidir.

Türkiye anayasasının 136. maddesinde; "Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışmayı ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir." hükmü yer almaktadır.

Bilimsel açıdan devletin egemenliğinde bir devlet memurluğu olan Diyanet İşleri Başkanı bir bürokrattır, Diyanet'in fetvaları laik sistemde bağlayıcı değildir, rehber niteliğindedir. Bunun sebebi Türk devriminin ana unsurunun laiklik oluşudur.

Cumhuriyet rejiminde devrimin genel felsefesi dini vicdana indirgemek olduğu için Diyanet kurumu, devlet bürokrasisi içinde olmasına rağmen iktidarın dışında bir yapıdadır. Mesela Din işleri Yüksek Kurulu kararları ictihadi kararlar değildir. Başörtüsünün zaruri dini emir olduğunu söylese bile fetvanın siyasi ve hukuki bir yaptırımı yoktur, sadece yurttaşları aydınlatıcıdır. Çünkü Diyanet'in muamelat sahasında hükümler vazetmesi rejime aykırıdır. Devrimin amacı da buydu: Diyanet ibadet işlerine, devlet muamelata ilişkin yasalara bakacaktı. (1)

Kuruluşundan bugüne kadar gerek yurtiçindeki, gerekse yurtdışındaki vatandaş, soydaş ve dindaşlarımıza din hizmeti vermekte olan Diyanet İşleri Başkanlığı, Anayasada belirtilen ilkeler doğrultusunda üzerine düşen görevleri yerine getirebilmek ve daha iyi bir hizmet sunabilmek için yoğun çalışmalarına devam etmektedir.

Madde 1 - İslam Dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere; Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur.

 Din İşleri Yüksek Kurulunun görevleri şunlardır:

a) İslam dininin temel bilgi kaynaklarını ve metodolojisini, tarihî tecrübesini ve güncel talep ve ihtiyaçları dikkate alarak dinî konularda karar vermek, görüş bildirmek ve dinî soruları cevaplandırmak.

b) Dinî konularda telif, tercüme, inceleme ve araştırmalar yapmak, yaptırmak, ihtiyaç duyduğu konularda inceleme ve araştırma grupları oluşturmak, bu hususta yurt içi veya yurt dışındaki uzman kişi ve kuruluşlardan yararlanmak, gerektiğinde bu alanlarda hizmet satın almak ve sonuçlarını Başkanlığa sunmak.

c) Yurt içinde ve yurt dışında İslam dinine mensup farklı dinî yorum çevrelerini, dinî-sosyal teşekkülleri ve geleneksel dinî-kültürel oluşumları incelemek, değerlendirmek, bu konularda ilmî ve istişari toplantılar, konferanslar düzenlemek ve çalışmalar yapmak.

ç) Yurt içinde ve yurt dışında İslam dini ile ilgili gelişmeleri, dinî, ilmî faaliyetleri, neşriyatı ve dinî propaganda mahiyetindeki çalışmaları takip etmek, bunları değerlendirmek ve sonucu Başkanlığa sunmak.

d) Başkanlıkça incelenmek üzere havale edilen basılı, sesli ve görüntülü eserleri dini bakımdan inceleyerek yayınlanıp yayınlanamayacağına karar vermek.

e) Özel kişi veya kuruluşlarca incelenmesi talep edilen dinî yayınları bedeli karşılığında incelemek ve mütalaa vermek.

f) Din Şûrası düzenlenmesi ile ilgili çalışmaları yürütmek.

g) Başkan tarafından verilen diğer konularda çalışma yapmak ve görüş bildirmek. (2)

Diyanet İşleri Başkanlığı devlete bağlı en büyük kurumdur. Diyanet 105 bin kadrosuyla ve kendisine bağlı 84 bin camiyle Türkiye’nin her yerinde varlığını göstermektedir. Laik Cumhuriyet kurulduğu günden beri il, ilçe, köy ve hatta mahallelerde açmış olduğu 84 bin camiyle tam bir ağ kurmuştur. 105 bin kadrosuyla siyasetin güdümünde bir din anlayışını yaygınlaştırmıştır. Sahip olduğu teşkilatlar, mal varlığı ve sahip olduğu maddi güçle yıkılamaz, değiştirilemez bir yapıya sahiptir. Diyanet İşleri Başkanlığı devletten aldığı bütçeyle İçişleri bakanlığı, Sağlık bakanlığı gibi birkaç bakanlığı geride bıraktığı unutulmamalıdır.

Diyanetin  Stratejisi

Hanefi mezhebini pratikte resmi inanç olarak kabul eden Diyanet, Hanefi fıkhına göre çalışmalarını sürdürmektedir. Şafii fıkhına mensup müslümanların yoğunlukta yaşadığı bölgelerde bulunan diyanet görevlileri; il, ilçe müftüleri Şafii fıkhının hasssasiyetlerini hatta diğer dinlere mensup olanların dini ayin ve merasimlerine hiç bir biçimde müdahale etmez ve onların inançlarına saygı gösterirken ne hikmetse Şiilerin yoğunlukta olduğu il ve ilçelerde aynı hassasiyeti göstermek istemiyor.

Şia mezhebi ve mensupları hakkında geçmiş dönemlerde de bazı girişimler başlatmasına rağmen açıkca bir tutum sergilemezken son zamanlarda açıkca Şia mezhebi dini kurumları ve alimlerini hedef alması dikkat edilmesi gereken bir konudur.

Diyanet işleri başkanlığının kuruluş, teşkilat ve işleyiş itibarıyla İslam ve müslüman toplum üzerinde devlet adına sıkı bir kontrol mekanizması oluşturmak üzere teşekkül ettirildiği herkesin malumudur. Ancak bütün baskı politikalarına rağmen devletin bu hedefe istenilen oranda yaklaştığını söylemek mümkün değildir. Özellikle azınlık konumunda bulunan Şiiler üzerinde başarılı olamamışlardır. Herşeye rağmen Türkiyeli Şiiler, Necef ve Kum gibi dini merkezlerden asla irtibatını kesmemiş, Taklid merciilerine bağlılıklarını devam ettirmişlerdir.

Şiilerin bulunduğu bölgenin sosyo-politik yapısı da gözönünde bulundurulduğunda Cumhuriyet tarihi boyunca mezhebi konular alanında hükümetlerin sürdürdükleri baskılara rağmen Şiiler üzerinde etkili olduğu söylenemez.

Türkiyeli Şiilerin geleceğini etkileyecek konularda karar alınmak istendiğinde, sosyo-politik yapısı, coğrafi(jeo-politik) konumu; Azeriler, Aleviler ve mustebsirlerden (diğer mezheplerden Şia mezhebine geçenler) oluşan Şiilerin, ülke nüfusunun en az yüzde 25'ini oluşturdukları gözönünde bulundurulmalıdır.

Son yıllarda bazı odaklar Türkiyeli Şiilerin sorunu veya Şii Açılımı adı altında sanal bir meseleyi gündeme getirmiş ve asırlardır ittifak edilen bir konuda tefrikaya, ayrılığa sebep olmuşlardır. Halk arasında şüpheye sebep olan bu sorunun gündeme getirilmesi ister istemez bazı kesimlerin şiddetli tepkisine neden olmuş, kutuplaşma ve bölünmelere sebep olmuştur. Sorun kısaca, Türkiyeli Şii alimlerin ve Şiilere ait camilerin bir resmi kuruluş olan Diyanet İşleri Başkanlığına bağlanmasıdır.

Diyanet ve Şiiler

Herşeyden önce Türkiye topraklarında yaşayan Şiilerin tarihi, toplumsal yapısı, siyasi durumu incelenmelidir. Özellikle sadece Azeri Şiiler değil, asırlardır asimile edilen Aleviler ve İran İslam İnkılabının zaferinden sonra Ehlibeyt mektebini seçen mustebsirlerin varlığı konu hakkında daha dikkatli düşünülmesi gerektiğini zaruri kılmaktadır. Bundan dolayı Diyanete bağlanılmasını mektebin maslahatına uygun görmeyenlerin gerekçeleri şunlardır:

1- Türkiye‘de Şiiler dünyanın başka yerlerindeki Ehlibeyt mektebi mensupları gibi alimleri başvurulacak en etkin otorite olarak görmekteler. Alimlerin dini ve toplumsal konulardaki görüş ve tavırları halkın çoğunluğu tarafından kanıt olarak kabul edilir. Asırlardan beri müstakil ve bağımsız olarak mektebi tebliğ edip tanıtan ve halkla iç içe olan ulemanın resmi bir devlet kuruluşu olan Diyanete bağlanması Şia alimlik kurumunun meşruiyetine halel getirir ve halk arasında huzursuzluklara yol açar.

2- Diyanete bağlanmak elbette illa da sünnileşmek anlamına gelmez ve Şiilere yönelik sürdürülen ötekileştirme sürecinden daha farklı bir durum ortaya çıkmaz.  Şii halk aynı şekilde mezhebe bağlı kalarak mezhebi değerlerini korumaya çalışır ve ibadetlerini yaparlar. Ancak bağımsız alimlik kurumunun resmi kurumlara bağımlı hale getirilmesi ve camilerin hakim gücün kontrolüne sokulmasının gelecekte vereceği zarar daha ağır sonuçlar doğuracaktır.

3- Dini merkez ve mercilerden uzak bulunan Şiiler özellikle de gelecek nesil bu bağımlılık sonucu zamanla hakim siyasi otoriteye her açıdan itaat etmenin sakıncası olmadığı görüşünü kabullenmeye sevk edilecektir. Ve zamanla siyasetin güdümünde ve kontrolünde olan bir Şiilik anlayışı Ehlibeyt dostlarına dayatılacaktır.

4- Türkiye’de Ehlibeyt mektebine ait medrese ve Merce-i taklid kurumu bulunmadığından Velayet mektebinin en yüksek dini otoritesi olan Merce-i taklidlere itaat ve bağlılık azalacak maslahat adına dini ilkeler ve hassasiyetler çiğnenmiş olacaktır.

5- Halbuki  Diyanet çatısı altında elde edilecek faydalar; birincisi Diyanet’e bağlanmadan da elde edilebilir, ikincisi elde edilecek faydalar sadece maddi olup hiç biri zaruretten kaynaklanmıyor, üçüncüsü bu menfaatlar mektepten ziyade alimlerin dünyevi refahlarına yöneliktir.

6- Alimlerin devlete bağlılığını artırır; kısa sürede fikhi olarak değişim ve tahrif sözkonusu olmasa da uzun  zamanda ondan da emin olunamaz. Ancak  siyasi ve toplumsal konularda hükümetlere bağımlılık kaçınılmaz olacaktır.

7- Diyanetin devletin bir kurumu olduğu göz önünde bulundurulduğunda, devletin kendilerine ayrılan bütçe ile varlığını sürdüren bir kurumun siyasi otoritenin görüşü doğrultusunda görüş belirtmesi normaldir ve devlet siyasetine ters düşen fetvaları beyan etmesi imkansızdır.

8- Şia uleması zaten mektebin fikhi, itikadi, ahlaki, ekonomik hükümlerini hangi hükümet olursa olsun beyan etmiştir ve etmektedir. Diyanete bağlanmak ile mektebin daha iyi beyan edilebileceği iddiası kafaları kurcalamaktadır. Mevcut şartlarda sadece mektebin siyasi öğretileri beyan edilemiyor; bu konuya girilmesi zaten ulema arasında tartışma konusudur. Diyanete bağlanıldığı takdirde siyasi konulara girilmesi ihtimali ve tartışması tamamen ortadan kalkacaktır. Çünkü laik sistemde ulemanın siyasete karışmasına izin verilmediği ortadadır.

9- Her şey devletten beklenecek, halk en küçük hayır işinde bile iştirak etmeyecektir; cami, hüseyniye gibi ibadet yerlerinin yaptırılması, toplantı ve merasimlerin düzenlenmesi kimin idaresindeyse içeriğe de onun düşüncesi hakim olacaktır.

10- Zamanla Şiilerin kendi paralarıyla ve Beyt-ul mal ile yaptırdıkları camiler de devlete bağlanacak, camilerin gelir giderleri de devletin kontrolüne girecektir.

Siyasi açıdan bakış

Bilindiği gibi Türkiye laik bir devlet sistemine sahiptir. "Devletin din işlerine ve dinin de devlet işlerine karışmaması“ olarak yorumlanan laiklik, pratikte ise daha güçlü olan devletin dini kurum ve alimleri kontrolüne alması biçiminde tezahür ediyor. Devlete bağlı kurum ve kuruluşların hepsi devletin siyaseti doğrultusunda, devletin isteğine bağlı hareket etmek zorundadır, hiç bir kurum ve kuruluş bu kaideden müstesna değildir. Din işlerini yürüten Diyanet İşleri Başkanlığı de Anayasa gereği devletin siyaseti doğrultusunda çalışmalarını yapmaktadır. Diyanete bağlı olacak alimler hem bu kurumun kural ve kaidelerine bağlı kalmak zorundadırlar, hem de devletin istediği şekilde- en azından istemediği şekilde değil- hareket etmek zorundadır. Diyanete bağlı alimlerin siyasete karışma hakkı yoktur, kanunen bu yasaklanmıştır. İç ve dış konularda hükümetin takip ettiği siyasi çizgi, devlete bağlı her kurum ve herkes tarafından desteklenmek zorundadır. En azından aleyhte bir şey söylenemez. Şimdi olduğu gibi hutbelerde, TV’lerde, haber sitelerinde ve genel olarak medyada istediği gibi her konuda açıklama yapamaz , görüş bildiremez, ülke içi, bölgesel ve uluslararası meselelerde “bizim görüşümüz budur”, diyemez.

Ülkeye hakim siyasi otoritenin meşruluğuna gölge düşürecek demeç ve beyanlarda bulunamaz. Kısacası bağlanmak siyasi otoritenin –makbuliyetini değil- meşruluğunu savunmak ve onaylamak anlamına  gelir.

İtikadi ve Ahlaki açıdan bakış

Alimlerin, peygamberin varisi olmalarının şartlarından biri şüphesiz özgür olmalarıdır; dini maarifi hiç bir şeyi mülahaza etmeden, kimseden korkmadan tebliğ etme özgürlüğüne sahip olmalarıdır. Diyanete bağlı alimler siyasi konularda özgür olmadıkları gibi toplumsal konularda da özgür değillerdir. Devletin çıkardığı kanun ve yasaları eleştirme ve muhalefet etme hürriyeti yoktur. Toplumda devlet destekli işlenen haramları; faizli bankalar, içki fabrikaları, genel evleri, kumarhaneler, fesat yerleri, ceza hukukundaki yanlışlıklar v.s gibi ilahi haramların işlendiği merkezleri özgürce kınayıp devletin uygulamalarını eleştirme hakkı bulunmamaktadır.

Toplumsal açıdan bakış

Diyanete bağlanma konusu bir zorunluluk olarak görülse ve bağlanmaktan başka bir çare olmadığı ortak görüşüne varılsa bile mevcut  Diyanet’le bu mümkün değildir. Çünkü resmen ilan edilmemiş olsa bile  mevcut  Diyanet Başkanlığı fiilen  Hanefi mezhebini resmi mezhep olarak kabul etmiştir. Bu kuruluşun yasal yapısında ilgili yasal düzenlemeler yapılmadan, çeşitli mezheplerle ilgili bölümlere yasallık ve özerklik verilmeden bu kuruluşa girmek intihardır. Geçici olarak özgür bir ortam sunulsa bile zamanla birlikte hükümetlerin değişmesi, bölgesel gelişmeler ve güç dengelerinin değişmesi gibi durumlarda mevcut  kanunlarla özerk bir yapı ve özgür bir ortam korunamaz.

Önemli bir husus da alimlerin Diyanete bağlanması meselesinin sadece alimleri ilgilendiren bir konu olmadığı, Türkiyeli Şiilerin tümünü ilgilendiren bir konu olmasıdır. Ülke ve bölge çapındaki gelişmelerin yarınlarda neler getireceği belli değildir. Sivil örgütlenmesini gerçekleştirememiş, ortak bir temsilcilik oluşturamamış bir toplum olarak her şeyden önce ulemanın öncülüğünde bunu gerçekleştirmemiz gerekir. Mevcut durum ulemanın bu hedeften  çok uzakta olduğunu gösteriyor. Mevcut şartlarda sadece toplumun bir kesimi üzerinde etkinliği olan ulemanın her şeyden önce toplumun bütünü – en azından  ekseriyeti- üzerinde otorite kurabilecek ciddi çalışmalar başlatması gerekir. Bu ise toplum üzerinde etkili olan başka kesimlere  samimi olarak yaklaşmak, varlıklarını tanımak ve  yakın işbirlikleri oluşturulmakla mümkündür. Başka kesimler denilince rejimle iç içe girmiş partiler ve genel olarak mevcut durumu özümsemiş kurum ve kuruluşlar anlaşılmamalıdır.

Kısacası özlenen sivil örgütlenmeyi her kesimle ele ele vererek kendi ilkelerimize göre oluşturmamız, hedefini belirlenemez ve ona  yön vermemiz gerekir. Bu ise çok ciddi bir  çalışma ve özveriyi gerektirir. Bu gerçekleşirse ne Diyanete ihtiyaç duyulur, ne de Diyanet’ten korkulur.


(1)http://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrkiye_Cumhuriyeti_Diyanet_%C4%B0%C5%9Fleri_Ba%C5%9Fkanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1

(2)http://www.mevzuat.adalet.gov.tr/html/1085.html

Sabahattin Türkyilmaz