Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Yıllardır her zeminde savunduğumuz “Direniş Ekseni”ne, Suriye işgaliyle beraber hakaretler yağdıranlar, direnişin en büyük destekçisi ve direnişe silah veren tek ülke olan İran’a mezhepçilik üzerinden saldıranlar, direnişin sağ kolu Hizbullah’a “hizbuşşeytan” deme azgınlığını gösteren bedbahtlar, son siyonist saldırıyla beraber aniden “Filistin Direnişi”nin hamiliğine soyunuverdiler tekrar.
Eyvallah!
İnsan hata yapar, hatasını görür tövbe eder ve bunu düzeltmeye çalışır.
Bizimde buna karşı; “Siz daha dün “’direniş”e sövüyordunuz şimdi de savunmayın” deme hakkımız olmaz elbette.
Ancak düne kadar, direnişe azgınca saldıran, Şia düşmanlığını kendine din edinmiş bir azgın azınlık, Filistin davasını dahi etrafa kin ve nefret saçmak için kendilerine alet etmeye devam ediyorsa bizimde bunları deşifre etmek boyumuzun borcudur.
AKP ve Erdoğan’ın Direniş karşısındaki tutumu
Öncelikle Filistin meselesinin bünyesinde taşıdığı iki farklı yaklaşımı ayırt etmemiz lazım.
Bunlardan ilki; Amerika’nın baskısıyla ya da kendi ulusal çıkarlarını öne sürerek İsrail’le resmi, gayr-ı resmi ilişki kurma yoluna giren Arap devletlerinin FKÖ’yü direnişten vazgeçirmeleri ve Arafat’ı “iki devletli çözüm”e razı etmeleri ile ortaya çıktı.
İsrail ile ilişkilerin normalleştirilmesi, dolayısıyla işgalin meşrulaştırılması sürecinin Arap olmayan İslam ülkeleri içindeki en güçlü destekçisi de Türkiye Cumhuriyeti oldu.
Ve üstelik T.C.’nin bu pozisyonu da hiçbir hükümet tarafından sorgulanmadı.
AKP’nin iktidara gelir gelmez Hamas ile geliştirdiği ilişkide de temel amaç Hamas’ı seçimler yoluyla legalize ederek silah bırakmaya zorlamak ve İsrail’le masaya oturtmak idi.
Tabii bu sayede “arabuluculuk” rolü oynayan AKP hükümeti de silahlı “Direniş”e destek veren İran’ın elinden “Filistin davası”nın hamiliğini almış olacaktı.
Erdoğan’ın İsrail karşısında sergilediği tüm retorik aslında kendisine böyle bir arabuluculuk rolü edinebilme gayreti idi.
Yoksa ne AKP ne de Erdoğan’ın aklında Direnişe destek vererek İsrail’i işgal ettiği topraklardan atmak gibi bir düşünce olmadı, buna yorulacak tek bir kelime dahi sarf edilmedi.
Filistin meselesinin ufkunu belirlemeye çalışan ikinci damar ise İsrail’e karşı silahlı “direniş” ten yana kararlılık gösteren yapı ve örgütlerdir.
Bunlar İsrail’le herhangi bir şekilde kurulacak ilişkinin uluslar arası planda işgali meşrulaştıracağını gören ve İsrail işgal ettiği topraklardan atılıncaya kadar mücadele edilmesini ve bununda masaya oturarak değil silahlı mücadele ile mümkün olabileceğini iddia eden örgütlerden ve dünyanın birçok yerinden bu teze destek veren siyasal gruplardan oluşan bir hattır ki “Direniş Hattı” dediğimizde kastedilen şey tam da budur.
Bu hattın coğrafya üzerindeki izdüşümü Lübnan-Suriye-Irak ve İran eksenindeki devlet ve örgütlerdir.
Bugün Gazze’de İsrail’e zilleti tattıran, dün Lübnan’da Hizbullah eliyle İsrail’e kurulduğundan beri ilk kez işgal ettiği bir bölgeyi bırakmak zorunda bıraktıran güç işte bu hat üzerindeki dayanışma, sadakat ve fedakârlık sayesinde ortaya konulmuştur.
Arap Baharı ve sonrasında kim hangi tarafta durdu?
Suriye’de “özgürlük savaşçısı” diye pazarlanan tekfirci vahhabi grupların kendilerine öncelikli hedef olarak Şii unsurları göstermeleriyle aslında işin rengi belli olmuştu.
Suriye ihvanının ve Esad’a karşı savaşan mücahidlerin! lideri olarak sunulan Riyad Şakfa bile o günlerde “İktidara geldiğimizde ilk iş olarak İran ve Hizbullah’ın belini kıracağız” diye beyanatlar veriyordu.
Bu şekilde başlayan propagandanın temelinde İran ve Hizbullah üzerinden tüm Ortadoğu’daki Şii unsurları itibarsızlaştırma, böylece hem ABD ve İsrail’i rahatlatma, hem körfez ülkelerinin korkularını giderme ve hem de “Sünni dünyanın lideri” olarak; NATO üyesi ve ABD’nin stratejik ortağı Türkiye Cumhuriyeti’nin önünü açma çabası vardı.
Türkiye’de de bir zamanların “radikal”leri olan “salon mücahidleri”, hemen aynı anda İran’a ve Hizbullah’a saldırmaya başladılar.
Hükümet kanadından Bozdağ Hizbullah’a “hizbuşşeytan” derken, sözde Müslüman bir gazetenin eski radikal yeni AKP çalışanı yazarı Nasrallah’ın “Suriye’yi tekfirci çetelere bırakmayacağız” sözünü köşesinden “Hizbullah İslamcılara savaş açtı” şeklinde vererek provokasyona başlıyordu.
AKP hükümetinin maaşlı aydın- gazetecileri, biatlı kanaat önderleri ve aynı çanaktan beslenen zevatın tamamı Hizbullah ve İran’a saldırmada birbirleriyle yarışa girdiler.
Hizbullah’ın Suriye’deki Şii Müslümanları tekfirci çeteler karşısında savunmasız bırakmamasından, bu çetelere karşı Suriye halkının yanında savaşmasından dolayı nefret krizlerine giren bu güruh sonuç itibariyle o kadar gayretli çalıştılar ki İsrail ve ABD’nin otuz senedir başaramadığını kamuoyu algısını üç yıl içinde başardılar;
Bu gün direniş hattı üzerindeki Suriye ve Irak fiilen felç edilmiş, Hizbullah Türkiye Müslümanları gözünde itibarsızlaştırılmış, Şia ve İran “şeytanlaştırılmış” durumdadır.
Bu vazife öyle başarılı bir şekilde yerine getirilmiştir ki, insanlar tek bir delil göstermeksizin, Hizbullah’ı kadın ve çocukları öldürmekle, İran’ı İsrail’in en büyük müttefiki olmakla suçlayabiliyorlar.
İşte insaf, iz’an, adalet gibi meziyetlerin yerlerde süründüğü, kamuoyunun Direnişin en önemli ayaklarına saldırtıldığı böyle bir zamanda İsrail Gazze’ye girme cesaretini bulabiliyor.
Ancak ibretlik olan; yukarda zikrettiğimiz muvazzaf provokatörlerin hiç utanmadan Direnişin bu onurlu kavgasından kendilerine pay çıkarırlarken, direnişin elindeki silah ve mühimmatın, teknolojik ekipmanın tamamını sağlayan İran ve Hizbullah’a hala ağız dolusu küfür etmeleridir.
Âlemlerin Rabbi şahid olsun ki Direniş tüm bu alçakların maskesini düşürecek, fitne sona erdiğinde İsrail’le birlikte hepsini aynı çöplüğe gönderecektir.
Kadrican Mendi