Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- ABD Başkanı Obama’nın IŞİD’e yönelik kapsamlı operasyon planını açıklamasının ardından ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Ricciardone de Türkiye ile Suriye’deki radikal cihatçıların desteklenmemesi konusunda yaşadıkları ihtilafı basınla paylaştı. Ricciardone’nin açıklamalarından bir gün önce Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar’ın bile imza koyduğu Obama Planına imza atmaktan imtina etti. Türkiye’nin IŞİD’e yönelik operasyona tümüyle karşı çıkamayacak olsa dahi düşük profilli bir varlık göstereceği anlaşılıyor. Hükümete yakın yayın ve çevrelerden yayılan haberlere göre Türkiye “Çekirdek Güç” ya da Gönüllüler Grubu olarak adlandırılan müdahale edecek ülkeler arasında yer almayacak. Peki, Ankara ve Washington ve diğer müttefikler arasındaki bu farklılaşma neyin göstergesi ve sonuçları nelere yol açabilir? Türkiye’nin IŞİD karşıtı eylem planına ilişkin tutumu Musul’da rehin tutulan diplomatik misyonun can güvenliğini sağlamaya mı dönük, yoksa IŞİD’i destekleyen tek ülke olarak Türkiye’nin mi kaldığının işareti? Türkiye’nin Suriye ve Irak'taki cihatçı örgütlerle ilişkisini, komplo teorilerine başvurmaksızın açıklayacak bir çerçeveye sahip miyiz?
Sorunun yanıtını iki düzlemde vermek olanaklı. İlk olarak çok sayıda ciddi haber kaynağının bugüne kadar ortaya koymuş olduğu verilere bakılarak Türkiye’nin Irak ve Suriye’deki cihatçı çevrelerle ilişkisinin koordinatları ortaya konabilir. İkinci olarak dünyada benzer süreç ve aktörlere bakılarak konunun teorik düzeyde hangi “model” içerisinde açıklanabileceğine geçilebilir. Bu noktada ABD-Pakistan-Afganistan’daki cihatçılar ve Taliban ilişkilerine bakmak karşılaştırılabilir en güçlü örnek olarak görülüyor.
Türkiye ne kadar ileri gitti?
Türkiye’deki kamuoyunun yanıtını aradığı en önemli sorulardan birisiyle başlayalım: Türkiye, Irak ve Suriye’de hangi siyasal güçlere dayalı bir dış siyaset kurmaya çalıştı? Bu iki ülkeye yönelik politikalarında ılımlıları desteklemenin ötesine gidip Selefi cihatçıları, hatta El Nusra Cephesi ve IŞİD örgütlerini de destekledi mi ve desteklemeye devam ediyor mu?
Suriye krizi başlamadan önce Davos Zirvesi'nde sinyalleri verilen Ortadoğu’ya dönük aktif dış politika gerçekte Hamas ile (stratejik) ilişkiler kurmakla sınırlı değildi. Türkiye’nin bölge ülkelerinin iç siyasetlerine karışma, hatta buradaki güçleri dizayn etme adımlarını ilk olarak Irak’ta attığı ortaya çıktı. Seçimlerde “Sünni Blok”un aday listelerinin bile İstanbul Bahçeşehir’deki hangi evde hazırlandığı Maliki tarafından kamuoyuyla paylaşıldığında Türkiye’nin irtibat listesinde henüz cihatçılar yoktu. Bu evrede Irak’ın başta Haşimi olmak üzere cihatçı olmayan Sünni siyaset çevrelerini güçlendirecek siyasal manevralar söz konuydu.
Ancak Arap Baharı isyanları ile birlikte Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da -Batı’da ılımlı İslamcılar olarak değerlendirilen- Müslüman Kardeşler (İhvan) çizgisinin etkili olacağı ortaya çıktığında, AKP hükümeti en ufak bir tereddüt göstermeden ana yatırımını bu çizgiye yasladı. Özellikle Mısır ve Tunus’ta güçlenen eğilim İhvan çizgisindeki gruplardı. Suriye isyanın başladığı ilk evrelerde de yine Suriye’de en etkili aktörün Suriye İhvanı olduğu görülüyordu.
Ancak Müslüman Kardeşler çizgisindeki eğilimlere Batı’nın verdiği destek de çok uzun sürmedi. Mısır ve Tunus gelişmeleri AKP’nin önemli müttefiklerini sahneden çıkardı. ABD başta olmak üzere Batı, sadece Suriye’de İhvan çizgisini desteklemeyi sürdürdü. Ancak burada da başka gelişmeler Batı’nın politikalarını gözden geçirmek zorunda olduğu sonuçlar doğurdu: Başlangıçta liberal hatta liberal sol seküler güçlerin de içinde yer aldığı muhalefet hızla cihatçılaşıyor, Rojava bölgesi dışında giderek güç kazanan cihatçılık içinde Selefileşme ve bunların içinde de El-Kaide rabıtalı grupların inisiyatifi ele almaya başladığı bir noktaya ilerleniyordu. 2013’e gelindiğinde Batı'nın muhatap aldığı Suriye muhalefeti “ılımlı” şeriatçılara doğru daralırken, Esad’a karşı savaşan sahadaki güçler ise büyük ölçüde önce El Nusra Cephesi ardından IŞİD saflarında toplanmaya başlıyordu.
Esad’ı devirmek...
Türkiye bu evreye kadar ayrım gözetmeksizin tüm cihatçıların sınırlarından geçmesine izin verdi. Youtube’a yansıyan cihatçı propaganda videolarından çok çok büyük bir kısmında savaşçılar, Suriye’ye Türkiye üzerinden geçtiklerini saklamadan ifade ediyorlardı. AKP hükümeti ülkedeki, sığınmacı kamplarında askeri eğitim alındığı iddialarını bile denetime açamadı. Batı’yı Suriye’ye askeri müdahalede bulunmaya ikna edemeyen Ankara, Esad karşıtı güçlere silah sağlamaya hız verdi. Ricciardone’nin son açıklamasının da teyit ettiği gibi, Türkiye’nin silah sağladığı güçler arasında Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ile çatışmayan ancak Selefi bir grup olan Ahrar uş-Şam’da yer alıyordu. Doğrusu hükümetin Suriye politikasını şiddetle savunan çeşitli gazeteciler de Türkiye’nin bu ülkede esas olarak Ahrar uş-Şam grubunu desteklediğini ifade ediyorlardı. Bir yıl önce bu tür bir açıklama Türkiye’nin El Nusra’ya destek vermediğini göstermek için ileri sürüyordu. Kısa bir sürede geçtiğimiz günlerde liderlik kadrosu ağır bir darbe alan söz konusu örgütün Selefi olmayan cihatçı gruplar ile El Kaide bağlantılı gruplar arasındaki bağ kurabilen kilit bir grup olduğu anlaşılmaya başlandı. Dolayısıyla bugüne dek resmi çevrelerden yapılan açıklamaları art arda yazdığınızda Erdoğan hükümetinin Esad’ı devirmek için El-Kaide bağlantılı gruplardan dahi yardım akmasına vesile olduğu ortaya çıkıyor.
Elbette Türkiye’nin El Nusra ve IŞİD’i doğrudan desteklediği iddia edilemez. Öte yandan ise Suriye’de zaman zaman kendi aralarında çatışsalar bile sahada hayli geçişken özellikler arz eden cihatçılardan Selefi ve El Kaideci olanlara da mali ve askeri kaynak akışına en azından göz yumduğu anlaşılıyor. Peki ılımlı İslamcı bir çizgiyi temsil eden ve Suriye’de İhvan ve İhvan’a yakın grupları kendisine müttefik gören bir AKP, kendi başına da bela açabilecek grupların güçlenmesinden neden kaygı duymuyor, hatta dolaylı bazı desteklerde bulunabiliyor? İşte bu noktada Pakistan yönetiminin 1980’lerden günümüze izlediği siyasete bakmakta yarar olabilir.
Pakistan-Taliban modeli
Pakistan devleti kuruluşundan itibaren kendi içinde seküler ve İslamcı kanatların mücadelesine sahne olmuş ancak iktidarda hangi parti kişi ya da eğilim olursa olsun Pakistan ordusu ve istihbaratı, önce Hindistan, sonra Bangladeş ve son olarak Afganistan’a yönelik politikalarını bu ülkelerde giderek radikalleşen siyasal İslamcı gruplara dayandırmıştı. Sovyetler Birliği’nin Afganistan’a girmesi ile birlikte Pakistan, Afgan silahlı ve siyasal muhalefetinin örgütlenme üssü haline geldi. Bu aşamada her türden anti-Sovyet eğilim, ABD-Pakistan irtibatıyla destekleniyordu.
Kısa sürede Afganistan’da özellikle Şah Mesut liderliğindeki eğilimin güçlenmesi, İslamcılar içinde ise Afgan ve/veya Peştun milliyetçiliğine yönelenlerin artması ile Pakistan, Taliban’ı (Tıpkı IŞİD’in Musul harekatı gibi) ani bir hareketle Kabil'e gönderdi ve ülke ağır bir çatışmayla Taliban kontrolüne geçti. Bu ilişki sonra ABD’nin 11 Eylül ile çizgi değiştirmesine ve Pakistan’a bu yönde baskı yapmasına rağmen kolayca değişmedi. ABD ile birlikte anti-Taliban operasyonlara katılmasına, hatta Pakistan Talibanı ile ülke içinde silahlı mücadeleye girmesine rağmen birçok kaynak Afganistan iç siyasetine müdahale etmek için İslamabad’ın eski ilişkilerine başvurduğunu söylüyor. Türkiye’nin Suriye politikasında ne pahasına olursa olsun Şam’da anti-Esad bir hükümet görme isteği ile “seküler” Pakistan ordusu ve “Taliban’ın Anası” olarak bilinen Benazir Butto hükümeti vasıtasıyla Taliban’ı desteklemesi arasındaki paralellik tam da burada ortaya çıkıyor.
Tek bilinmeyenli denklem!
Suriye’deki iç savaş, Ortadoğu’yu iki körfez savaşının 20 yılda sarsamadığı kadar çok etkiledi. Üç yılı geride bırakan Suriye savaşı bütün bölgeyi etkileyen sonuçlar üretmeye devam ediyor. Türkiye derin ve onarılması güç toplumsal kıyımlara neden olan bu süreçte, barış ve diplomasi yerine ne pahasına olursa olsun Esad’ı devirecek bir siyaseti kendine düstur edindi. Objektif gazeteci ve gözlemcilerin uzun zamandır söylediğini şimdi Ankara’nın en önemli siyasal partneri ABD’nin eski büyükelçisi de teyit edince denklemin sonuç kısmı netleşmiş oldu: Esad’ı devirmek için Selefilere silah ve kaynak aktarımı yapılmış. Peki bu kaynaklar El Nusra ve IŞİD’e kadar ulaşmış mı? Denklemin bu tek bilinmeyenli hanesini sonuca bakarak çıkarmak hiç zor olmamalı.
Hakan Güneş