15 Nisan 2015 - 20:48
Hep Hak “Sandık”, Ama Batıl Çıktı…

Yüz yıllar boyu hiçbir konuda fikrimiz alınmadığı için “biz ne bilek beyim böyükler bilir” mantığına müptela olmuştuk. O büyükler(!) sırtımızda yaşayıp daha da büyüdükçe bükülmüştü bellerimiz ve biz hala bilmemekteydik onların bildiklerini.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Bilmemiz(!) gereken kadarını bizlere anlattıkları için de bildiklerimiz bize yeter oluyordu sığ hayatlarımızda ve bizler haddimiz olmayan(!) hayallere kapılmayı dahi aklımızdan geçiremiyorduk. Zaten idare ediliyorduk ya idare etmeye talip olmanın anlamı yoktu. Hem “devletin işine akıl erdirilmezdi”, o yüzden devletin başındaki cüceler hep “dev”leşirdi. Zilleti edebin gereği diye yutturduklarından, edebimiz gereği bükülürdü boynumuz da o boyna ip asanların ellerini öperdik buna hakları olduğunu düşündüğümüz için. “Boynumuz kıldan inceydi” bizden bildiğimiz idarecilerimiz karşısında, çünkü onlar “şeriat”le idare ederlerdi bizi ve “şeriatin kestiği parmak acımazdı” bize ait olunca. Çünkü şeriatte zulme yer yoktu, biz böyle öğrenmiştik atalarımızdan ve şeriatle hükmedene itaat farzdı Kur’andan anladığımız kadarıyla .

Derken devir değişti, şeriat(!) masallarının meddahları gitti ve bıraktıkları saraylara farklı dilleri konuşan yeni yetme “böyükler” geldi. Bunlar devir gibi değiştirdi herşeyimizi, bir de baktık ki değişmiş ahlakımız, kanunumuz, örfümüz, adetimiz, giyim kuşamımız, ezanımız ve hatta takvimimiz bile. Bu “böyükler”(!) bizim kanımızda boğulan düşmana göz kırptıkları için belliydi ki bizden değiller ama ne ara tırmandılar sırtımıza bilemedik. Biz nasıl olsa yönetemeyecektik(!) ya kendimizi, birileri bize iyilik(!) olsun diye yönetmeye başlamıştı bizi. Kapıdan kovduklarımız bacadan geri geliyordu topraklarımıza ve bu yeni böyükler(!) onlara özeniyordu tüm yaşamlarında. Kanunlarını bile onlarınkine benzetmeye başlamışlardı. Önceden şeriatin adını duyuyorduk şimdi o da yasaktı. Camiler ahır oluyor, Kur’an okumak en tehlikeli ibadet haline geliyordu. Bir de mahkeme kurmuşlardı ki evlere şenlik. Geleni gideni asıyorlardı korkutmak için bizleri. Ya sarık bahane idi, ya “ne oluyor yav” sorusu bu gidişata karşı. Kendi içtiğinden ısmarlıyordu sonraları deccal olduğunu anladığımız herif(!) küçücük kızlara ve alenen yapıyordu bütün sapkınlıkları ki hem örnek olsun yetiştirmek istediği yeni nesle hem de yeni düzenin resmi çizilsin sevenlerin veya sevmeyenlerin zihninde.

İsyan edenlerimiz oldu bir çok şehirde ve isyan edenlerimiz asıldı türlü ihanetlerin ve tuzakların üzerine kurulu darağaçlarında. Ölüm, tek geçerli mevsimdi tüm memlekette. Şehirler bile topyekün bombalanmaktaydı, ruhların zerle ve zorla bombalandığı gibi. Satılmış ilimler pazarıydı, satılmış ahlakların, yaşamların ve namusların yeşerdiği topraklar. Boyun eğmeyenlerin boyunları eğilsin diye deccalin kolları uzanıyordu imanımıza. Kimi alimimiz dayanamayıp başkaldırıyordu ama “baş edemiyordu deccalin oyunlarına ve bu ona dert oluyordu. Ama onun baş eğmemesi de dert oluyordu deccale” ki yıllar süren sürgünlerin muhatabı oluyordu isyanın coğrafyaları. Kimi alimimiz fark ediyordu “gizli komiteleri ve onların imanı yok etme niyetlerini”, adıyordu bütün ömrünü korumak için Hak’tan gelen hakikatleri. On yılda yetişiyordu yeni düzende on beş milyon ruhsuz ve imansız genç bu verimli diyarda. Ama iman her daim koruyordu tohumunu yüreklerde, filizleneceği günü bekleyerek.

Biriken öfke tehdit etmeye başlamıştı yeni düzeni ve onun başındaki böyükleri(!) ki, ağzımıza bal çalmaları gerektiği fikrine kapıldılar bir anda. Kendi içlerinden bizim dilimizi bilen birini seçip kendi düşmanları ilan ettiler ansızın ve bizler, yani yürekleri zulm ile yanmış olan ve hakkın ferahlığına susamış olan mazlumlar, koşuverdik bu seraba doğru. Suya ulaştığımız “sandık”, “camdı, elmas zannettik”. Dediler ki “artık tek elden zorla yönetmeyeceğiz sizi”, “siz seçeceksiniz bizim sizin için seçtiklerimizden birini”. Olsun, bu da yeterdi bizim için. Onca yıl ölmüştük şimdi sıtma hafif geliyordu bize. “Seçin” dediler seçtik. Bize benziyordu, dedik ya bizim dilimizi biliyordu. “Köylüdür” dediler daha bir coştuk, ama sonra öğrendik ki ağaymış meğer. Ezanı tekrar arapça yaptı ya “cennetmekan oldu” bir anda bizim aramızda. Oysa ne zulüm sona ermişti, ne de ahlaksızlık iffete yenilmişti onun zamanında. Ne alimler nefes almıştı ne de Kur’an hakikatlerini yayabilmişti özgürce. Fecr-i sadık diye aldandığımız fecr-i kazibin mayası ortaya çıkınca anladık aldatıldığımızı ve yaşlı şeytanın boyunduruğundan çıkıp büyük şeytanın boyunduruğuna girdiğimizi.

Bizim anladığımızı anladı uyanmamızı istemeyenler ve kendi kollarına darbe vurdular daha da güçlendirmek için. Zalim mazlum oldu başka zalimlerce asılınca ve o zalimin mirası ”kutsal emanet” sayıldı adeta. Ömrü sürgünlerde geçen üstadların ektiği tohumlar yeşermeye başlayınca yeni düzenin eskimeye başlamış zalimleri o tohumlara hormon aşısı vurdular. ”Biz neden iktidarda değiliz” diye soruyordu hormondan nasibini almaya başlayan saflar da ”ben varım ya” cevabını alıyorlardı dünyanın kendine dahi kalmayacak olduğu ‘Süleymanlardan’. ”Yeter söz milletin” masalında sonra ”adalet” adlı bu düzenin meşhur aşüftesinin peşine düşüyordu saf mazlumlar. Yağmalandıkça hakları ve zenginlikleri uzuyordu ekmekteki kuyrukları. 2. dünya savaşına dahi girmediği halde o savaşa girenlerde daha perişan olan bir vatanın evlatları olarak sabrı ve şükrü duyuyorduk hiçbir bedene sığmayan nefislerin sahiplerinden ve uysallaşıyorduk. İmanımız şeytanın en büyük silahı oluyordu o yıllarda ve imansızlar ilahiler söylüyordu kulaklarımıza.

Derken bazı gençlerimiz isyan ediyordu haksızlığa ve haksızlığın kaynağı haline gelen afyona. Hak yasaklandığı için hakkın rengine bürünmüş batılı hak zanneden gençler, düşüyordu yeni düzenin başka bir tuzağına ve ”sol” yanlarından yiyiyorlardı darbe üstüne darbe. Asılıyorlardı kendileriyle aynı yöne doğru gidiyor görünenlerce ve güçleri bölünüyordu bu yurdun gençlerinin birbirlerine düşman edilince. Düzenin sağ ve sol kolları işbaşındaydı ve ardı ardına yumrukluyorlardı bilinçleri. Düşmanlık her yerde tohumu atılan yegane ekindi. Ki aynı dönemde çuvallar dolusu altın sahipleri üstleniyordu hakkın (!) savunuculuğunu. Ortalık öyle bir karışmıştı ki ne hak haktı ne de mazlum mazlumdu halklara sunulan.

Ve fecr-i sadık doğunca doğudan, yeni düzenin yaşlı zalimleri yeni bir darbe yapıyorlardı güneş ışığının bu topraklara girmemesi için. Perdeler örtülüyordu perdeler üstüne bu yurdun sınırlarında. Hapishaneler doluyordu her yönün yolcularıyla ve konuşmak değil düşünmek yasaklanıyordu ola ki hakka ulaşılır diye. Yine doluyordu halkın sabır depoları ve yine taşacakken meydana çıkıyordu ”sandık”lar, ”dilediğiniz uşağımızı seçin” diye dayatanlar tarafından. Yine huzur kaplıyordu saf bünyeleri çünkü ”bir elinde şarap kadehi, diğer elinde Kur’an” bulunan tombul nifak iktidara gelmişti. Her kesimin bir lideri belirlenmişti lider atayanlarca ve her kesim kendi sesini dinliyordu güya meydanlarda. Ama her kesim birbirine düşmanken başlarındakiler koro halinde söylüyordu türküleri de herkes benimkisi daha iyi söylüyor diye böbürleniyordu.

Uzatmayalım, ”deccal yaşasaydı bizim partide olurdu” diyerek tıynetini ortaya koyan ”versaceli” mücahitin, elini sıkmadan önce masonluğundan dem vurduğu düzenin kadınıyla kurduğu ittifak sırasında siyonizmin uçakları ziyaret ediyordu eğitim için şehirlerimizi. Onlarca anlaşma imzalanıyordu siyonizmle ”bismillah” diyerekten. ”450 pezevenk”e katılıyordu sakallı pezevenkler. Yetiştiriliyordu süfyani özenle ve tecrübe kazandırılıyordu şehr-i emin kılınarak. Ve halk yine uyanmaya başlamışken bir şubat soğuğunda en şiddetli zemheri yaşatıldı yüreklere. Düzen meşrulaştırıldı korkunun zeminde, sivriler yontuldu ve yuvarlaklaştırıldı, nefisler iman etti ”bela” diyerek. Herkesin sustuğu bir anda süfyani okudu yüzyıl öncenin onlarca kitapta geçen ve onlarca kez dile getirilen şiirini ve meşhur mazlum oldu yine düzenin görünürdeki zulmüyle(!).

Bu halk bir kez daha takıldı bu düzenin yeni çocuğunun peşine ama bu sefer ki çok farklıydı. Çok sinsiydi çalarken imanları. Dindar(!) nesil yetiştirirken on yılda, yetiştirdi dünyanın çocuklarını. Nefisler büyüdü imanlardan, imanlar küçüldü akıllardan. İdrakler köreldi, insaf terketti izanı, basiret sürgün yedi. İtirazlar çoğalınca çıktı yine sandıklar. ”Eyyy!” diye nara atan süfyani meydan okur oldu halka, ardındaki halkı(!) göstererek ki o halk rakamlardan ibaretti hep ne hikmetse. Saraylar inşa etti suskunluğun üzerine, ümmetin kanını döktü rızaya(!) dayanarak. Siyonizmin en vefalı çocuğu olduğunu ispatlasa da her fiiliyatında, ”one minute” ile bildi saklanmasını. Kendi düzeninin açıkladığı resmi rakamlara göre milletin çoğunluğu yoksul ve açlık sınırında yaşadığı halde, katrilyonlarca liralık sarayında, bin liralık bardaklarda binlerce liralık çay(!) içtiği ortaya çıktıkça bulandı milletin midesi ve yine çıktı sandıklar ortaya. Ağzı iyi laf yapan desenli yılanlar tüccarı, bu yılanlar ile pazarlamaya başladı bal tadındaki zehiri yine bizlere. ”İsyan etmeyin itaat edin ve ”seçin” bizim seçtiklerimizi” sözleri ile hücuma uğradı zihinlerimiz yine.

Oysa yıllardır bizler seçim ”sandık” ”seçin” çıktı, kurtuluş ”sandık” esaret çıktı, özgürlük ”sandık” sürgün çıktı, adalet ”sandık” zulüm çıktı, sol ”sandık” sağ(!) çıktı, refah ”sandık” yokluk çıktı, saadet ”sandık hüsran çıktı, kalkınma ”sandık” hırsızlık, yolsuzluk, gasp, ihanet ve zillet çıktı. Velhasıl hep hak ”sandık” batıl çıktı. O halde artık ”zan”dan kaçınma vakti gelmedi mi?

Ekler