21 Mart 2016 - 17:51
Türkiye’nin Ortadoğu Günahları ve Tövbe Yolları

Küresel istikbara sırt dayayarak “bölgesel lider, küresel güç” olma ve “Yeni-Osmanlı”yı kurma hayali ile daldığımız Ortadoğu’dan “vatan savunması” yapar halde geri döndük.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA - Ortadoğu’da hiçbir ülkenin hiçbir milletin kaderi yalıtılmış ortamda tek başına ele alınamaz. Ortadoğu’da ki tüm milletlerin kaderi birbirine eklemlidir. Ve Ortadoğu ülkelerinin kader ve geleceği domino taşları gibidir; öncekinin sonucu, sonrakinin sebebi.

Kim bölgenin emperyal ve siyonist sulta düzeninden kurtulup özgürleşmesi için çalışıyorsa o esasında kendi özgürlük ve hürriyetine yatırım yapıyordur. Ve her kim bölgede emperyal ve siyonist plan ve projelerin parçası, maşası ve tetikçisi olmuşsa o esasında kendi geleceğini karartmıştır. Her kim bölgede halkların yanında durmuşsa o sırtını muhkem dağlara dayamıştır. Ve her kim bölgede tekfirci cihadistlere yatırım yapmışsa o evine ateş taşımıştır.

Yalın akıl, eğer taassup ve cehaletten bir parça sıyrılarak tefekkür edersek bize şunu söyler; kim ki, komşusunu korkutmak, kaçırtmak, evini barkını yağmalamak için cebinde akrep taşıyorsa o er ya da geç o akreplerin hedefi olacaktır.

Bu girişten sonra şimdi bir de tespit yapalım. Küresel istikbara sırt dayayarak “bölgesel lider, küresel güç” olma ve “Yeni-Osmanlı”yı kurma hayali ile daldığımız Ortadoğu’dan “vatan savunması” yapar halde geri döndük.

Şimdi gerek olayların gelişimini aydınlatacak ve gerekse çözümüne katkı sunacak tespitleri iç içe geçmiş olarak paylaşalım.

Birincisi: Bölgenin kaderi ancak bölge ülke ve milletlerinin eliyle çizilebilir. Ortadoğu da ulusal mesele yoktur. Ortadoğu’da her mesele bölgeseldir. Ve bölgesel bir meseleyi çözmenin yegâne yolu da bölge ülke ve milletleri ile bir ve beraber olmaktan geçmektedir. Bu minval üzere Türkiye acilen tüm bölge ülkeleri ile olan ilişki biçimine sil baştan bir şekil vermelidir. Özellikle “İslam İnkılabı”nı rakip görme anlayış ve siyaseti derhal terk edilmelidir. İslam İnkılabı’nın soydaş ve dindaş olmazsa olmaz bir paydaş olduğunun farkına varılmalıdır. Irak merkezi hükümeti ile ilişkiler geliştirilmeli. Irak merkezi hükümeti için uzun süredir serdedilen “mezhepçi” yaklaşım tamamıyla sonlandırılmalı ve bu ülkeye terörizm ile yaptığı mücadele için her türden destek sunulmalıdır. Rusya’ya gelince, bir an önce ilişkileri normalleştirici yol ve yöntemler bulunmalıdır… Zira şunu unutmamalıyız: Bölgede tutuşturulan ateş hepimiz için tehdittir. Ve bizim mahallede tutuşturulmuş bu ateş ancak tüm mahalle sakinlerinin çabası ile söndürülebilir.

İkincisi: İsimlendirmeler değil icraatlar belirleyicidir. Sizi ister şöyle isimlendirsinler ister böyle. Önemli olan gerçek hayatta ve sahada bunun karşılığının olup olmamasıdır. “Sünni Hilafet ve Yeni-Osmanlı” girişimlerine de bu zaviyeden bakmak gerek. “Ben halifeyim” demekle halife olunmuyor ki! Araplar, Acemler, Türkler, Kürtler ve diğer Müslüman milletler hakikaten bu durumu içselleştiriyorlar mı, kabulleniyorlar mı? Mesele bu. Küresel güç, bölgesel lider olma hayali ve İslam dünyasının önüne geçme girişimi isimlendirmelerle olacak bir olgu ve durum değildir. Bu ancak icraatlar ile başarılacak bir gerçekliktir. Bunun yolu da küresel emperyal ve siyonist güçlere karşı koymak, bölgede mazlum ve mustazaf halkların yanında durmaktan geçmektedir. Sırtını küresel istikbara dayayarak ancak bir isim elde edebilirsin.!

Üçüncüsü: Bir ülkede huzur, güvenlik, ilerleme, birlik ve beraberlik ancak toplumsal barış ile sağlanabilir. Toplumsal barış ise kendi dışındaki tüm kimlik, anlayış ve görüşleri bastırmak, köreltmek ve tek sesliliği esas kılmakla sağlanabilecek bir durum değildir. Tüm mezhep, meşrep, etnisite ve anlayış mensuplarının “kendisi olarak” ülke ve millete katkı sunması ve devlet imkan ve hizmetlerinden adil olarak yararlanabilmesinin adıdır toplumsal barış. Yoksa hakim inanç, mezhep ve etnisite dışındakilere kendilerini tanımlama şansı bile vermeyip kendi tanımlamasını dayatarak işe başlamak en hafif ifadesi ile zorbalık ve asimile girişimidir. Oysa hoşgörünün ilk adımı herkesi olduğu gibi ve kendi tanımlaması ile kabullenmektir. Kendi dışında herkese tanım biçme ve konum dayatma dikta yönetimlerin işidir. Bunca sözün ardından anlaşılıyor ki, ihtiyacımız olan en elzem şey toplumsal barıştır. Ve bunu temin etmenin yolu da Aleviyi Alevi, Şiiyi Şii ve Kürdü Kürt (ve diğer herkesi kendi) olarak kabul etmekle başlamaktan ve ardından devlet imkan ve hizmetlerini adil paylaşmaktan geçmektedir.

Dördüncüsü: Selefileşmeye/Vahhabileşmeye dur denilmelidir. “İmam hapşırırsa cemaat öksürük krizine girer” misali etkin ve yetkin şahsiyetlerin olmadık hayaller peşine düşerek bölgede kazanım elde etmek için hortlattıkları “mezhepçilik” ülkede büyük bir selefileşme/vahhabileşme olarak karşılık buldu. Derinden ve sinsice ilerleyen bu selefileşme/vahhabileşme zihinsel olarak öyle yaygınlaştı ki, “sufi hareketler” ile “tekfirci cihadistler”in Ortadoğu ve dünya görüşleri birebir aynileşti. İslam coğrafyasının son yüz yılı dakik bir şekilde analiz edilirse görülecektir ki, toplumların selefileşmesi ile terörize olmaları paralel işleyen bir vakıadır. İşte bu cihetten Türkiye toplumunu sarmallamış olan selefileşme eğiliminin bir an önce durdurulması gerekmektedir. Bunun içinde öncelikle etkin ve yetkin şahsiyetlerin her türden mezhepçi ve ayrıştırıcı dil, söylem ve eylemden arınmaları gerekmekte.

Beşincisi: Amerika’nın atına binmekten vazgeçilmelidir. Amerika’yı stratejik müttefik (daha doğrusu sahip/malik) ve aziz vatan topraklarını ise NATO sınırları olarak görmekten vazgeçmeliyiz. Şundan emin olunmalıdır ki, küresel emperyalizmin şu an daha ziyade “İslam İnkılabı” ve onun şahsında şekillenen “direniş hattı”na yoğunlaşan plan ve desiseleri sadece İslam İnkılabı ile sınırlı değildir. Küresel şeytanın tüm bölge ülke ve milletlerine dönük plan, hile ve desiseleri vardır. Dindaş, karındaş ve kardeş olduğumuz bölge coğrafyasıyla küresel sulta düzeninin çıkarları ve artıkları için çatışma halinde olmamalıyız. Bizim ülke ve millet olarak kaderimiz bölgedeki diğer ülke ve milletlerle aynı kaderdir. Bazı çevrelerin sıklıkla dillendirdiği “tam bağımsız Türkiye” tabiri mana itibariyle eşsiz bir slogandır. Tam bağımsız Türkiye olabilmenin yolu ise aziz vatanı sarmallamış olan emperyaliz, siyonizm ve vahhabizm ile mücadeleden geçmektedir. Önce kendi evimizi temizleyelim. Amerikan ve NATO üslerini kaldırmak hiç olmazsa sınırlamakla başlayabiliriz.

Muntazar Musavi

Ekler