30 Temmuz 2015 - 12:57
Abdülbari Atvan: Batı, Türkiye’yi cehenneme gönderiyor

Türkiye’nin Suriye politikası değişti mi? Bu sorunun yanıtı bulmak için ABD Cumhurbaşkanı Barak Obama’nın kaç gün önce Türk meslektaşı R.T. Erdoğan’la yaptığı telefon görüşmesine ve Barak Obama’nın Irak ve Suriye temsilcisi John Allen’in Türk liderlerle yaptığı müzakerelere bakmak gerekir.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- İŞİD’in Irak’ta eğitim görmüş üyesi tarafından gerçekleştirildiği söylenen ve 32 kişinin hayatını kaybetmesi ve 100 aşkın kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan Suruç’taki intihar saldırısının üzerinden 5 günün geçmesinin ardından Türkiye hala bu saldırının şokunu yaşıyor. Bu saldırı, Türkiye ve Ankara’yı sarstı, öyle ki saldırıdan sonra Türkiye savaş uçakları, Suriye krizinin başlamasından bu yana ilk defa İŞİD’in Suriye’deki mevzilerini hedef aldı ve böylece Suriye’deki bazı radikal gurupların talih yıldızı parlamaya başladı. Fakat burada öne çıkan soru şu:

Türkiye’nin Suriye politikası değişti mi? Bu sorunun yanıtı bulmak için ABD Cumhurbaşkanı Barak Obama’nın kaç gün önce Türk meslektaşı R.T. Erdoğan’la yaptığı telefon görüşmesine ve Barak Obama’nın Irak ve Suriye temsilcisi John Allen’in Türk liderlerle yaptığı müzakerelere bakmak gerekir. Yapılan görüşmeler çerçevesinde her iki taraf Türkiye’nin de Amerika öncülüğündeki koalisyona katılması konusunda anlaşmaya vardı. Bu anlaşmaya göre Türkiye, Irak ve Suriye’nin kuzey sınırlarına yakın İncirlik hava üssünü Amerikan savaş uçaklarının kullanımına açacak ve karşılığında ise Amerika, Suriye’nin Carablus ve Mari’ şehirleri arasında 90 km. uzunluğunda ve 50 km. derinliğinde Türkiye sınırlarına yakın bir bölgeyi uçuşa yasak bölge ilam edilmesine muvafakat edecek.  Buda, Suriye toprağının 4 bin 500 km. karesi yani yaklaşık Lübnan’ın yarısı kadar bir bölgenin uçuşa yasak bölge olarak ilam edilmesi demektir.

Bu anlaşma ve Türkiye’nin bazı şartlara bağlı kalması, belki de Osmanlı imparatorluğunun 1923 yılında Mustafa Kemal Atatürk tarafından kaldırılmasından bu yana Türkiye tarihinin en önemli hadisesidir. Fakat meselenin ehemmiyeti daha çok bu anlaşmanın zaman boyutu ve varacağı siyasi ve güvenlikle ilgili sonuçlarla alakalıdır. Bu anlaşma, Türkiye’nin etnik fitnelerin uçurumuna yaklaştığı, kontrolün giderek Adalet ve Kalkınma Partisi'nin elinden çıktığı bir ortamda yapılıyor, zira AKP 13 yıldan bu yana ilk defadır girdiği parlamento seçimlerinde istediği çoğunluğa kavuşamadı.

R.T. Erdoğan hükümeti geçtiğimiz dört yıl boyunca İŞİD’le ateşkes yapmıştı ya da daha doğru bir ifadeyle, tarafsız bir tutum almıştı ve dolaylı olarak İŞİD’i himaye etti. Kendi toprakları üzerinden silah ve savaşçıların bu guruba gidişini kolaylaştırdı, İŞİD’in petrolünü satın aldı ve ona karşı hiçbir çatışmaya girmedi; Türkiye’nin eski dışişleri bakanı ve şu anki başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun bizzat kendisi, İŞİD’in mazlum ve kızgın Sünnilerden oluşan bir gurup olduğunu söylemişti ve İŞİD için ‘terörist’ sıfatını kullanmayı reddettikten sonra, Irak eski başbakanı Nuri Maliki’yi onların ortaya çıkmasından sorumlu tutarak, “ İŞİD’e değişik gurupların katılma nedeni, Nuri Maliki ve hükümeti tarafından kendilerine reva görülen hakaretleri, dışlanmışlığı ve zulme uğradıklarını hissetmeleridir” iddiasında bulunmuştu. Türkiye’nin İŞİD karşıtı koalisyona katılması –ki Suriye’de bulunan Nusra ve Ahraru’ş-Şam gibi diğer radikal guruplarla düşmanlık anlamında değildir – bu savaşta stratejik ve oldukça önemli bir değişim sayılmaktadır, zira Suriye ile karadan yaklaşık 900 km. sınırı bulunmaktadır. Bu sınır, Suriye’de İŞİD’in yönetim merkezi olan Rakka şehri ile Irak’taki operasyon merkezi olan Musul şehrinin yakınından geçiyor. Diğer yandan Türkiye ordusu, düzensiz savaşlarda oldukça deneyimlidir ve 30 yıldan fazladır PKK ile savaşıyor. Şayet bu nedenle Amerika Türkiye’nin koalisyona katılmasını istemiştir. Türkiye’nin önceden İŞİD’e karşı böyle bir davranış içinde olduğu, Davutoğlu’nun böyle açıklamalar yaptığı ve ondan sonra İŞİD hakkında sıkı önlemler alıp sınırlı bir Peşmerge gücünün Kobani’ye yardım etme amacıyla gitmesine izin vermesi doğrudur. Keza Türk yetkililer, İŞİD’in ülkelerinin güvenliğine yönelik tehlikelerinden sürekli kaygı duymuşlardır. Türk istihbarat servislerinin raporlarına göre, Türkiye’de 3 bin kişi İŞİD’i destekliyor ya da ideolojik olarak İŞİD’le irtibatlıdır ve her an patlamaya hazır olan saatli bombalar gibiler. Türkiye Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan ise Sünni eğilimlere sahip ve 2013 yılında 52 kişinin hayatını kaybettiği Reyhanlı saldırısından sonra, ölenlerin bizden ve Sünnilerden olduklarını söylediği belirtiliyor. Bazıları, onun bu nedenle Suriye içişlerine müdahale ettiğini söylüyorlar. Türkiye’nin İŞİD karşıtı koalisyona katılması belki Kürtleri razı edebilir fakat aynı zamanda Türkiye’deki bazı Sünni kesimleri kızdırabilir ve İŞİD taraftarlarının Türkiye’de istikrarsızlık çıkarmak için saldırılarını artırmalarına, dolaysıyla, yıllık 30 milyar doların Türkiye’nin hazinesine girmesini sağlayan ülkenin turizm sektörünü gölgesinde bırakmasına neden olabilir. Hatta bazıları, Tunus’un turistik bölgesi Susa’ya yapılan saldırının aslında İŞİD tarafından Erdoğan’a verilmiş olan bir mesaj olduğunu söylüyorlar.

Bu arada oldukça önemli olan diğer bir konu, Suriyeli yetkililerin kendi ülkelerinin derinliğinde oluşturulmak istenen uçuşa yasak bölgeye karşı alacakları tutumdur. Suriye, defalarca buna karşı olduğunu açıklamıştı. Zira, uçuşa yasak bölgenin tıpkı Irak’ta olduğu gibi ülkedeki hakim rejimin yıkılmasının başlangıcı olabileceğini biliyorlar. Ancak bu meyanda Suriyeli yetkililerin sessizliği, Amerikalıların ve Batılı ülkelerin Suriye rejimini ve Beşşar Asad’ı devirme amacından vazgeçtikleri konusunda kendilerine güvence vermiş olmalarından dolayı olabilir. Hatta İtalya dışişleri bakanı Philip Hammond, günümüzün en önemli önceliğinin İŞİD’in yenilgiye uğratılması olduğunu vurgulamıştı. Bunun dışında, Rusya Devlet Başkanı Vlademir Putin, İŞİD’e karşı Suriye, Türkiye, Arabistan ve Ürdün’den oluşan bir koalisyonun kurulmasını istemişti. Bu günlerde her şey yaşanabilir, zira bölgedeki siyasi ve askeri denklemlerin çoğu büyük bir hızla değişmektedir, dolaysıyla oyunun kuralları ve aktörlerin rolü de değişiyor ve Türkler de bu kuraldan istisna değiller; Suudi Arabistan Yemen’de boğuşurken Suriye savaşta gark olmuş ve Irak büyük sorunlarla karşı karşıyadır, Mısır ise Sina yarım adımsıda kanlı savaşların içine girmiş ve Libya’da mağlup olmuş bir ülke haline gelmiştir. Tüm bunlar olurken Türkiye nasıl istikrarlı ve gelişim halinde kalabilir? Türkiye devleti, çok tehlikeli bir macera başlatmıştır, halbuki daha önce, bu tür bir maceraya girmemek için çok çaba gösteriyordu. Bu arada, en yüksek karar alma mercileri olarak Türkiye devleti ve Cumhurbaşkanı, meydana gelecek her türlü tehlikeli ve olumsuz sonuçtan sorumludur. Zira en baştan, Amerika’nın bölgedeki planlarını iyi okuyamadılar ve kendilerini bölgesel hadiselerin sonuçlarından ve Amerikalıların bölgedeki planlarından beri tutacaklarını sanıyorlardı. Bir kez daha diyoruz ki Türkiye derin bir koyuya doğru sürüklenmektedir ve onu bu cehennem koyusuna sürüklemek isteyen de Batı’dır; nasıl olur da istikrarlı ve dünyanın 20 büyük ekonomisinden biri olduğu halde Türkiye Avrupa Birliğine alınmıyor ama diğer taraftan tam bir ekonomik iflas noktasına gelmiş bulunan Türkiye’nin komşusu Yunanistan bu Birliğin bir parçası oluyor?

Abdülbari Atvan

Çev: Mehmet Gönül