Uluslararası Ehl-i Beyt (a.s) Haber Ajansı – ABNA: İran Meclisi Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu üyesi Ali Hızriyan, ülkesinin nükleer dosyasının artık müzakere konusu olmadığını açıkladı. Hızriyan, “Nükleer dosya, tıpkı füze programı gibi kapalıdır ve bu konular üzerinde yeniden müzakere edilmesi söz konusu değildir” dedi. Bu açıklama, İran lideri Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in Basra Körfezi Milli Günü vesilesiyle yaptığı çağrının ardından geldi. Hızriyan, liderin mesajını “üçüncü kutsal savunmada (İran’ın tanımladığı şekliyle mevcut çatışma) zaferin pekişme aşamasına girildiğinin ilanı” olarak yorumladı.
Hızriyan, savaşın başlangıcından bu yana 60 gün geçtiğini ve İran’ın artık savaş öncesi müzakere pozisyonlarına geri dönmeyi bile kabul etmediğini vurguladı. “İran, savaş öncesi müzakere gündemini paramparça etti ve karşı tarafın yüzüne fırlattı” diyen yetkili, bundan sonraki müzakerelerin yalnızca “tecavüzcülerden tazminat alınması” ve “gemilerin Hürmüz Boğazı’ndan geçişinin ambargoların kaldırılması şartına bağlanması” gibi konuları kapsayacağını belirtti.
“Artık ABD değil, İran masaya çağırıyor”
İranlı yetkiliye göre, sahadaki üstünlük tarafların rollerini tamamen değiştirmiş durumda: “Artık ABD’nin İran’ı müzakere masasına çekmeye çalıştığı günler geride kaldı. Bundan sonra İran, ABD’yi yalvarır bir halde müzakere ve anlaşma masasına çekecektir.” Bu ifadeler, Trump yönetiminin “maksimum baskı” politikasının iflasının en açık itirafı niteliğinde. Zira ABD Başkanı Donald Trump, İsrail’in yoğun baskısı altında bölgeye savaş gemileri yığarak ve Hürmüz Boğazı’nda abluka tehdidinde bulunarak Tahran’ı diz çöktürmeyi hedeflemişti. Ancak sonuç tam tersi oldu: İran yalnızca direnmekle kalmadı, aynı zamanda kendi şartlarını dayatacak konuma yükseldi.
Oysa Trump’ın Ortadoğu’daki bu “her şey ya da hiç” stratejisi, ABD içinde giderek daha fazla eleştiriliyor. Kongre’deki Demokratlar, başkanın savaş yetkisini aştığı gerekçesiyle soruşturma başlatırken, Cumhuriyetçi saflarda da bölünmeler yaşanıyor. Eski istihbarat yetkililerine göre, Trump’ın Netanyahu yönetimiyle koordineli olarak yürüttüğü bu “rejim değişikliği” operasyonu, tarihin tozlu raflarındaki başarısız darbe girişimlerini hatırlatıyor: tıpkı 1953’teki Mosaddeq’in devrilmesi veya 1980’lerdeki İran-Kontra skandalı gibi. Ancak bu kez İran, o dönemlerin aksine, bölgesel bir güç olarak sahadadır ve stratejik derinliğe sahiptir.
“Bölge ülkelerine son bir şans”
Hızriyan, İran liderinin mesajının aynı zamanda komşu ülkelere yönelik bir uyarı olduğunu söyledi: “Kendilerine bir kez daha fırsat verildi; aynı kaderi paylaştığımızı unutmayın, Basra Körfezi’nin ekonomik ve güvenlik nimetlerinden yararlanın.” Eğer bu fırsatı kullanmazlarsa, İran’ın “bölgesel ceza stratejisini” sürdüreceğini belirten yetkili, “Gerilim yönetimindeki üstünlüğümüz sayesinde, her türlü gerilimi katlayarak yanıtlayacağız” ifadelerini kullandı. Bu mesaj, özellikle Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan gibi ABD müttefiki ülkeler için doğrudan bir tehdit niteliği taşıyor. Zira bu ülkeler, Washington’un bölgedeki varlığının azalmasıyla birlikte İran ile diyalog kurma ile ABD ile ittifakını sürdürme arasında sıkışmış durumda.
Siyasi analistlere göre, İran’ın bu yeni müzakere reddi ve şartları dayatma stratejisi, Batı’nın on yıllardır süren “önce yaptırım, sonra tehdit, sonra da müzakere” şeklindeki emperyalist reçetesinin çöküşünü gösteriyor. Washington, Tahran’ı “kötü niyetli müzakereci” olmakla suçlamaya devam ediyor; ancak soru şu: Altmış günlük bir savaşın ardından, tüm yaptırım ve tehditlere rağmen İran’ı geri adım atmaya zorlayamayan bir süper güç, aslında kimin gerçekten “müzakere etmeyi reddettiğini” sorgulamalıdır.
yorumunuz