26 Eylül 2011 - 20:30

Orta Doğu’daki 22 ülkenin sınırlarının değiştirilmesini öngören BOP’un Eş Başkanlığı’na atanan Tayyip Erdoğan’dan sonra bir “kutsal misyon” da Ahmet Davutoğlu’na; Türkiye Cumhuriyeti’nin Neo-Osmanlıcı Dışişleri Bakanı, Hillary Clinton ile birlikte Küresel Anti-Terörizm Forumu’nun Eş Başkanlığını yürütecek. İkilinin ilk hedefi “demokrasiye geçiş sürecindeki ülkelerde kökten dinci terörizmi ve aşırılıkları önlemek”, BOP yolunu temizlemek yani! Malum, demokrasi “BOP Orduları”nca taşınıyor bu coğrafyaya... Demek ki Clinton’la Davutoğlu da bu “fetih”in yeni “öncü birlikleri” !

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- AKP’nin, Türkiye’yi dönüştürme sürecindeki en önemli adımlardan olan 12 Eylül 2010 referandumu ve 12 Haziran 2011 seçimleri öncesinde yürüttüğü iki kampanyanın da en “vurucu” yanının, “Alevi karşıtlığı üzerinden Sünni ittifak oluşturmak” olduğunu hatırlayınca, insan sormadan edemiyor:

Türkiye’deki “pilot uygulama”daki performanslarıyla göz dolduran Eş Başkan ve ekibine verilen yeni görev, Amerikan emperyalizminin karşısındaki en güçlü direniş unsuru durumundaki Şiileri de aynı yöntemle etkisizleştimek mi?

Erdoğan’ın Suriye’ye “mezhep” nifakı sokmak için hiçbir fırsatı kaçırmıyor oluşu, Esad’ı devirmek için sokağa salınan “muhalifler!”in Türkiye’de eğitilmesi, Malatya’ya kurulan Füze Radar Sistemi, iktidara destek veren büyük “İslam alimleri!”nin “Onların Kabe’si Kerbela”dır söylemi ve “Arap Baharı turnesi”, “Mehdi” düşüyle uykuya dalanların pek yakında yeni bir “Muaviye” kabusuyla uyanacağının habercisi mi?

Türkiye’yi yönetenler, İran, Irak, Suriye ve Lübnan’ı da kapsayan Müslüman coğrafyasında, üstelik kendilerini de boğacak Gayya Kuyusu’na su taşıyor olabilir mi? İyi de ne uğruna?

Sık sık “tarihin tanıklığına” da başvurarak, işte bu soruların cevabını arıyor olacağız önümüzdeki günler boyunca...

Orta Doğu ülkeleri Amerikan yapımı Kerbela’nın arifesinde

Yukarıdaki sorulara cevaben insan “Olmaz öyle şey” demek istiyor ama, Erdoğan’ın BM Zirvesi için gittiği ABD’den dönüşünde uçakta sohbet ettiği gazetecilere söyledikleri, o “Gayya Kuyusu”nun başında duran birinin “intihar mektubu” gibi!

Suriye lideri Beşar Esad’la aralarında geçen şu diyaloğu aktarıyor Erdoğan:

“Kendisine “Sen Nusayri’sin, eşin ise Sünni. O zaman bunu bir fırsat olarak kullan” dedim...”

2004 yılındaki Gürcistan gezisinde “Ben Gürcüyüm”, 2005 yılındaki Norveç gezisinde de bu ifadenin devamı olarak “Eşim Türk değil Arap” diyen Erdoğan’ın, bunu nasıl bir “fırsat”a dönüştürdüğünü gördük hep birlikte;

Bölücüler için bu ülkeden bir karış toprak koparmak dahi “hayal”ken, “millet”e alternatif olarak ortaya attığı “36 parçalı mozaik” açılımı sayesinde gerçekliği konuşulur oldu. Anayasasında “bölünmez bir bütün” olduğu vurgulanan ülke sınırları içinde, bölücüler işi “özerklik ilanı”na getirebilecek kadar cesaretlendirildi...

BÖLÜCÜLER CESARETLENDİRİLDİ

Sahi BOP’un temel felsefesi de, “dönüştürülecek ülkelerin halklarını cesaretlendirmek”ti değil mi?

Davutoğlu’nun ortağı Clinton’un selefi! Colin Powell, öyle demişti 2004 yılında Fas’ta katıldığı “Gelecek için Forum” toplantısında:

“BOP Projesine giren ülkelerdeki değişimi dışarıdan empoze etmeyeceğiz. Bunu ülkelerin sosyal, ekonomik alanda ilerlemeleri ile beraber kendi içinden başlatacağız ve siyasi ve ekonomik reformlarını gelişmiş ülkelerle el ele gerçekleştirmelerini sağlayacağız; halklarını cesaretlendireceğiz!”

Nitekim gazetecilerle uçakta başlayan “o sohbet”in devam cümlelerinde, Suriye’deki çeşitli etnik ve dini gruplara dönük hayli “cesaret verici” ifadeler kullanmış Erdoğan da:

“Suriye’de nüfusun yüzde 10’u Nusayri, yüzde 60’ı ise Sünni. Esed’in zamanla Nusayriler’in tamamının bile desteğini alabileceğini sanmıyorum. Sünniler ve Hıristiyanlar zaten karşı, Dürziler de istediği desteği vermiyor. Silahlı gücü ve Şebiha ile bir yere kadar gidebilir...”

Rand Corporation’ın 2003 tarihli “Uygar ve demokratik İslam, partnerler, kaynaklar ve stratejiler” başlıklı raporunu hatırlamanın tam zamanı:

İslam dünyasını “modernistler, köktendinciler, gelenekçiler ve laikçiler” olmak üzere dört gruba ayıran projenin nihai hedefi, bu grupları aralarında emperyalizme karşı olası bir ittifak oluşturamayacak duruma getirmek, yani çatıştırmaktı.

Bildiğiniz “divide et impera” işte...

Böl ve hükmet!

ALEVİ KARŞITLIĞI SENDROMU NÜKSETTİ

Bir yandan “Milli Birlik Açılımı” yaparken, bir yandan seçim meydanlarında “Biliyorsunuz Kemal Bey (Kılıçdaroğlu) Alevidir...” diye kükreyişini ve ardından meydandan yükselen “Yuuuuuhhhhh” sesi için verdiği “es”leri hatırlasanıza...

Neydi öyle referandum öncesi Anadolu’yu karış karış gezerek yaptıkları propaganda:

“Yargıyı Alevi dedeleri yönetiyor!”

“Yüzde 20’nin yüzde 80’i yönetmesine izin mi vereceksiniz!”

Bu propagandayı iyiden iyiye karartan yandaş manşetleri, gözlerinin nasıl döndüğünün deliliydi:

“Alevi PKK’lılar referandumu baltalamak için terörü azdırıyorlar!”

Kendi ülkesini böyle tehlikeli bir uçurumun kenarına sürüklemekte mahsur görmeyen zihniyet Suriye’nin “bütünlüğü”nü mü dert edecek kendisine!

Biricik “model ortağı” Obama’nın taleplerini yerine getirmeyince, İran’a sırt dönmeyince mesela, mesela İsrail’in sınır bekçiliğini kabul etmeyince, yani bizzat “açtığı yol”dan yürümeyince devlet uçağıyla ev gezmesine gittiği komşu Esad’ı sildi işte bir kalemde!

Öyle anlaşılıyor ki referandum ve genel seçimler öncesinde bir yandan Alevi karşıtlığı üzerinden Sünni ittifak oluşturmaya diğer yandan da “Dersim” gibi yara kaşıma operasyonlarıyla Alevileri kendi içlerinde parçalamaya çalışan “usta terzi” , şimdi de Suriye kumaşına “çift dikiş” atma hazırlığında...

DOMİNO TAŞLARI GİBİ

“Ne yani, yerden kim bilir kaç fit yükseklikte, belki de jetlag etkisinde söylenmiş iki cümleden böyle devasa bir komplo teorisi mi ürettin” diyen de çıkabilir diye mini bir hatırlatmalar dizisi:

Domino taşı olsalar bu denli ahenkli yıkılmazlardı birbirlerinin üzerine...

Önce AKP sözcüsü Hüseyin Çelik çıktı ve CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun Suriye politikasını “mezhep yakınlığına” bağladı.

Hemen arkasından New York Times, ortamı hazırladı:

“Esad devrilirse Şii İran’ın gücü azalır, Sünni ağırlıklı Türkiye ve Suudi Arabistan’ın gücü artar...”

Ve bilin bakalım, Foreign Policy Dergisi’nin, bu satırların mürekkebi bile kurumadan yayınladığı görüntüler, “Esad’ın devrilmesine çalışan

muhalifler”in nerede eğitildiğini ortaya çıkardı?

Bingo; Türkiye!

Tayyip Erdoğan Mısır gezisinde, “sağduyu abidesi” kesilip de “Suriye’de bir mezhep savaşı çıkmasından korkuyoruz” dedi diye pek bir alkışlandı. Ama kimse sormaya yanaşmadı:

Mezhep savaşı çıkmasından korkan insan, “iktidardaki zalimler”in “Aleviliğine” vurgu yapıp da ülkedeki Nusayrileri hedef haline getirir, o savaşın yolunu döşemeye kalkar mı?

Ve bu arada “Şii İran” a karşı füze kalkanı kurduran Amerika’daki Obama-Erdoğan buluşmasından, “ambargo” kararı çıktı:

Erdoğan bundan böyle eski dostuyla “bir tek kelime” bile konuşmayacak, Türkiye de hava sahasını İran ve Irak’tan Suriye’ye yapılacak “silah sevkiyatı”na kapatacaktı!

Yine kimse sormadı.

Ya ABD’den Orta Doğu’ya yollanan “isyan araçları” ?

Bütün gücünü bölge barışına adayan Türkiye, bu sevkıyata da hava sahasını kapatacak, yahut en azından “kurye” rolünden sıyrılacak mı?

BAŞLADIĞI YERDE

Küçük ama sembolik bir ayrıntı:

Orta Doğu’nun, hançerlendiği anda etrafını kan okyanusuna dönüştürecek damarı ile İslamiyet’in “ilk fitne”sinin atıldığı yer aynı:

Suriye!

Yüzyıllar önce Rakka’da, ucuna Kuran-ı Kerim yaprakları takılan

mızraklarla delik deşik edilen İslam dünyası, yüz yıllar sonra aynı Kuran-ı Kerim yapraklarını bu kez füzelerine kalkan yapmaya kalkışanların önüne atıldı.

Şimdi bu tezgahı bozmak bir tek şeye bağlı... Sıffin’de, “şehit” olacaklarına inanarak, Kuran’la saldıranlara karşı kendilerini savunmayan Müslümanlar şu gerçeği anlamalı:

Emperyalizme yardım ve yataklıkla aralanmaz cennetin kapısı...

Anlamazlarsa mı?

Biz anlatalım da...