Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Küresel siyaset arenasında çok net bir şekilde belirginleşmiş olan bir düşüncenin, her nedense halk seviyesine inmesine izin verilmemektedir; “ideolojiler savaşı”, “medeniyetler savaşı” adında. Fakat ideolojiden maksat “küresel ideolojidir” kısır milli ve bölgesel değil. Medeniyetten maksat “küresel medeniyettir”, milli kültür ve bölgesel medeniyet değildir. İşte bunun adı “küresel veya evrensel hedeftir”; bütün dünyaya hakim olmak, bütün dünyayı yönetmek, dünyanın tamamına talip olmak, dünyanın liderliğine soyunmak.
Bu hedefe ulaşmak için, Ortadoğu’nun sosyo-politik, jeopolitik önemi kimsenin dikkatinden kaçmıyor. Dünyanın kalbi konumundaki Ortadoğu, dünyaya hakim olmak için, hem gerekli enerji kaynaklarına sahip ve hem de siyasal-kültürel hakimiyet kurmak için çok önemli stratejik bir konumda bulunuyor. Küresel idealleri olan her ideoloji, Ortadoğu’ya hakim olmak için elindeki bütün kozları kullanıyor. Bu bölgedeki savaş, satranç tahtasındaki şahların stratejik ve taktik savaşıdır. En son şahlar kapışacaktır.
Her geçen gün bu taktiklerin bir yenisi ortaya çıkıyor. Piyonların teker teker devrilmesiyle yavaş yavaş şahlar ve yandaşlarının varlığı netleşiyor.
Taktiklerin arkasındaki stratejiyi görmek ve stratejinin arkasındaki hedefi anlamak oldukça zor bir meseledir.
İran, İslam’ın siyasal sistemi olan Velayet-i Fakih modelini ideal bir devlet sistemi olarak küreselleştirip evrensel adaleti dünyaya hakim kılma hedefini güderek oyun tahtasının bir tarafındaki şahın görevini üstlenmiştir.
Amerika ise kendi adalet anlayışı olan liberal demokrasiyi hakim kılarak emperyal hedeflerine ulaşma arzusuyla diğer tarafta şah rolünü oynuyor.
Ortadoğu’daki gelişmeleri ve Kuzey Afrika’daki değişimleri, “İslami uyanış ve adalet talebi” olarak değerlendiren İran’ın karşısında bu değişimin “demokrasi ve batı yanlısı rejimleri taleb etme” olarak değerlendiren Amerika ve yandaşları var. Hangisinin haklı olduğunu zaman gösterecektir.
Suriye olaylarını da bu taktik savaşlarının bir parçası olarak görmek bir çok defa dillendirilse de henüz tam manasıyla netlik kazanmamıştır. Netlik kazanması için bazı noktaların tekrar güncelleşmesi, aydınlanması gerekiyor herhalde.
1- Suriye, siyonist cepheye karşı direnişin mekezi olmasa da merkeze en yakın kalelerden biri olarak bilinir. Suriye’nin Filistin davasının ön cephesi Hamas’a desteği ve Filistinlileri barındırması ve siyonistlere karşı mukavemet sembolü Hizbullah’a desteği siyonist cephedekileri oldukça rahatsız etmektedir.
2- İran’ın Filistin davasına başından beri sahip çıkıp Filistin sorununun ancak direnişle çözülebileceğini savunması ve bu hedef doğrultusunda Filistin’e yardımı ve de Hizbullah’a desteğinin güzergahının Suriye olması, siyonistlerin ve yandaşlarının dikkatlerinin Suriye üzerinde yoğunlaşmasına sebep olmaktadır.
3- İslam inkılabı’nın zaferinin akabinde kendisine dayatılan savaştan sonra İran, Irak hava sahasını kullanamıyor. Onlarca yıldır o istikametteki uçuşların rotasını Türkiye üzerinden yapmak zorunda bırakılmıştır. Irak hava sahası Amerika’nın kontrolünde bulunduğundan İran uçakları Suriye’ye gitmek için Türkiye üzerinden gitmek zorunda kalıyorlar. Türkiye’de bulunan Nato askeri üssü İran uçaklarını rahatlıkla kontrol edebiliyor, istedikleri zaman Türkiye’ye İran uçaklarını indirip arama talimatı verebiliyorlar. Dolayısıyla İran’ın siyonist rejime ve dolayısiyle Batı emperyalizmine karşı direnişe yardımın hava ve kara güzergahı Türkiye olduğu için her an sekteye uğratılabiliyor ve denetlenebiliyor.
4- Amerika ve diğer emperyal işgalci güçlerin 2011 sonuna kadar Irak’tan çıkacak olmaları dengelerin değişmesine sebep olacaktır; çünkü işgalci güçlerin Irak’tan çıkmasıyla Irak hava sahası ve kara yollarının kontrolü Irak hükümetinin elinde olacaktır, böylece;
a) İran’ın uçakları Türkiye hava sahasına kullanmak zorunda kalmayacak, direnişe yardımını emperyalistlerin kontrol edemeyeceği Irak hava sahasını kullanarak ulaştıracaktır.
b) İran için, aynı zamanda Irak’ın kara yollarını kullanma fırsatı doğacaktır. Irak’tan Suriye’ye oradan da hem Lübnan, hem de Filistin’e ulaşması kolaylaşacaktır.
c) İran, bu hesapla en azılı düşmanı siyonistlere komşu olmuş olacaktır ve neticede siyonistler için daha korkulu günler başlıyor demektir.
d) İran, Irak ve Suriye yaptıkları anlaşma gereği birbirlerinin topraklarını kullanacaklardır, bunun manası, İran’ın Irak topraklarını kullanarak Suriye üzerinden Akdeniz’e inmesidir. Bu üç ülkenin geçen sene imzalamış oldukları ekonomik işbirliği anlaşması bu imkanı doğuruyor. İran petrol ve gazı Akdeniz’e inerek Avrupa’ya ulaşacak ve İran için uluslararası denizlerle irtibat kurma imkanı doğacaktır.
e) İran’ın Ortadoğu’da siyasi ekonomik ve askeri gücü artmış olacaktır. Bu da siyonist cephenin istemediği bir gelişmedir.
Evet, bütün bu gerçekler gözönünde bulundurulduğunda Suriye’ye saldırıların sebebi daha net anlaşılmış oluyor. 2011 yılının sonuna kadar Suriye halledilmez ve İran-Irak-Suriye ekseninin ekonomik, siyasi ve askeri antlaşmalarının önü alınmazsa Emperyal güçün işi daha da zorlaşacaktır.
Türkiye’nin bu oyundaki fonksiyonu 2011 yılının sonuna kadar Suriye’de değişimin sağlanmasına yardımcı olması ve Suriye’ye hakim olacak yeni bir hükümet/sistemle yukarıda belirttiğimiz gelişmelerin önü alınmış olsun. Türkiye’nin de onayı ile yumuşak bir geçiş yapmak istediler, bunda başarılı olamayınca ikinci planlarını devreye sokacaklar.
Türkiye ile Suriye’nin savaştırılmak istenmesi tezinin, her iki ülkenin menfaati için aslında hiç bir mantıki yönü yoktur. Hem başbakan Erdoğan, hem de Esad bu oyunu ve bölgedeki gelişmeleri görebilecek kadar uyanık siyaset adamıdırlar.
Öyleyse sorun nedir? Türkiye, neden sert çıkışlarını sürdürüyor ve iki ülke halkının savaşa girmesine kadar ortamı geriyor?
Çünkü Türkiye, Amerika ve müttefiklerinin Ortadoğu projesini benimsiyor ve gerçekleşmesi için her türlü fedakarlığa hazır olduğunu göstermek istiyor ve dolayısıyla satranç tahtasının şahı Amerika olan tarafta bulunuyor. AKP hükümeti bu oyunda önemli rollerden birini üstlenmek istiyor, Kuzey Afrika’daki piyonlar gibi olmak istemiyor.
Esad neden teslim olmuyor? Çünkü Esad piyonların başına neler geldiğini gördü, şimdilik itikadi olarak aynı doğrultuda olmasalar da aynı hedefi paylaşmasalar da İran’ın stratejik ortağı olmayı tercih ediyor. Satranç tahtasının şahının İran olan tarafında olmayı kendi bekası için daha uygun görüyor.
Bütün bu gerçekler gözönünde bulundurulduğunda, Amerika ve Siyonistler korkmakta haksızlar mı?
İran’ın Oratadoğu’daki hakimiyetinin güçlenmesine ve Akdeniz’e inmesiyle uluslararası denizlerle irtibatının kolaylaşmasına izin mi versinler?!
Abdullah Özgür