Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Şimdi bu konu üzerinde duracak, günümüz ilâhiyatçılarına ve genelde toplumu yönlendiren İslâm âlimlerine düşen görev ve sorumluluklardan bahsedeceğiz, İnşâAllâh...
– Ulemâ peygamberlerin vârisleridir. Peygamberlerin yokluğunda, onların yerlerini ehliyetli âlimler, ilâhiyatçılar doldurur.
Peygamberler halkları hep doğru yönde bilgilendirmişlerdir. Onlara bu dünyanın geçiciliğinden söz etmişler, asıl kalacağımız yurdun "Âhiret" olduğu noktasında sürekli uyarıda bulunmuşlardır.
Öyleyse, bizler de bu sorumluluğumuzu hatırlayarak ve bu yönde bilincimizi tazeleyerek işe başlayabiliriz.
– Kur'an, sorumluluğunun farkında olmayan, belleğinde taşıdığı kutsal emânete ihânet eden "kitap yüklü merkepler"den söz etmektedir. [Cum'a sûresi: 5] Bizler, bundan ders alabilir ve bize yüklenen ilâhî emânete pekâlâ sâhip çıkabiliriz.
– Kitap ve sünnet, ileride cehennemin dibini boylayacak "kötü ulemâ" tiplemeleriyle doludur. Yani cennete gitmek de, cehennemi boylamak da bizim elimizde. Bizler bu örnekleri inceleyerek, onların hangi sebeplerden cehennemi boylayacaklarını görebilir; kendimizi o hasletlerden koruyabiliriz.
– "Ehl-i Kıble tekfir edilemez." Yani kıblesi Kâ'be olan, Allah'a, peygamberine, kitabına ve âhiret gününe iman ettiğini söyleyen hiçbir kimse tekfir edilemez. Kimi yobaz âlim ve ilâhiyatçıları bir kenara koyacak olursak; bütün İslâm mezheplerinin önde gelen üstatları bu hususu akâid ve kelâm kitaplarında, fıkıh kitaplarının ilgili bahislerinde açıkça deklare etmişler, "tekfir" silâhını kullanmaya şiddetle karşı çıkmışlardır.
Tekfîr, bu ümmetin bölünüp parçalanmasının ve dünya emperyalistlerine yem olmasının en başta gelen sebeplerinden birisidir.Öyleyse "Biz de Müslüman'ız." diyen herkesin bu beyanlarına saygı gösterebiliriz. "Niyet okumaları" bir yana bırakarak, tümünü "müslüman" olarak görebilir, hepsini kucaklayabiliriz.
Bu hususta Sünnî olsun Şiî olsun; bütün âlimlere ve ilâhiyatçı çevrelere büyük yükümlülükler düştüğü âşikârdır. Âlimlerimiz ve ilâhiyatçılarımız, fitne ve fesat peşinde koşanların tuzağına düşmeden, iftirâcıların yaygaralarına kulak asmadan; sadece doğruları haykırabilirler. Yeryüzünde yaşayan, rengi, mezhebi, meşrebi ne olursa olsun; bütün müslüman halklara "kardeş" gözüyle baktıklarını sıkça ve yüksek sesle dile getirebilirler.
Sünnî âlim ve ilâhiyatçı kardeşlerimiz, bizim kendilerini "imâmete inanmadıkları için" tekfir ettiğimiz ön yargısından kurtulmalılar artık.Bu önyargının oluşmasında, ümmet arasında fitne ve fesat tohumları saçan Suûdî sermayeli Amerikan uşaklarının oldukça etkili oldukları üzücü bir gerçektir.
Oysa, bizim kitaplarımızı dikkatlice ve etraflıca inceleyen sağduyulu kardeşlerimiz, bizim bu tür ithamlardan berî olduğumuzu göreceklerdir[1]
– Kur'ân, "Ancak Sünnîler kardeştir!" yada "Sadece Şiîler kardeştir!" demiyor. Yine sadece Hanefîlerin, ancak Caferîlerin yahut yalnızca Şâfiîlerin kardeş olduklarını söylemiyor. Kur'ân "Ancak mü'minler kardeştir!" buyuruyor. [Hucurât sûresi: 10]
Bu durumda Şiîlerin sadece Şiîleri, Sünnîlerin de sadece Sünnî olanları kardeş bilip ötekileri dışlamaları, Kur'ân'ın evrensel mesajına terstir.
Öyleyse bizler Allah'a, peygamberine, kitabına ve âhirete inanan herkesin bizim kardeşimiz olduklarını deklare edebilir, buna karşı duranları mahkûm edebiliriz.
– Halk arasında yaygın olan "Dört hak mezhep" olgusu, halkımızın kendi işgüzarlığıyla ortaya attığı bir şey değildir. Bu da maalesef "ulemâ" kaynaklı hurafelerden birisidir. Kimi fıkıh kitaplarımızda[2], katı mezhep taassubundan kaynaklanan bu gibi ifadelere, ne yazık ki, hâlen[3] de rastlamak mümkün olabilmektedir. Toplumumuzda bu yargının oluşumunu hazırlayıp hızlandıran "târihî arka plan"dan şimdilik söz edecek değiliz. Ancak bu tarz yaklaşımların bölücü, parçalayıcı ve dışlayıcı olduğu kadar, kitap ve sünnet ile bağdaşmadığı, akla ve târihî gerçeklere ters düştüğü de kesindir.
Şu halde, bütün İslâm mezheplerinin saygın otoriteleri nezdinde de asla kabul görmeyen bu gibi "bölücü" yaklaşımları mahkûm edebiliriz. Bu virüsü halkımıza empoze etmeye çalışan şom ağızlı câhil âlimlere ağızlarının paylarını verebilir, "bütün müslümanların kardeş olduğu" temel ilkesinden hareketle, bu türden söylemlere şiddetle karşı koyabiliriz.
– "İnsanlar tanımadığı şeylerin düşmanıdır." buyuruyor[4], Mü'minlerin Emîri Hz. Ali Efendimiz (a.s). Şu halde bir Sünnî Şiî'ye düşman gözüyle bakıyorsa cehâletindendir, onu tanımadığındandır. Bir Şiî, Sünnîlerden hazzetmiyorsa, o da cehâletinin kurbanıdır. Hanefî'nin Şâfiî'ye, Şâfiî'nin Mâlikî'ye ... husûmeti de bu yüzdendir.
Kısacası, İslâm mezhepleri arasında var olan ve hâlen de varlığını devam ettiren bütün husûmetlerin, fitne ve fesâdın kaynağı cehâlettir.Coğrafyamızda müşâhede etmekte olduğumuz her yıkımın ve bu yolda akıtılan bütün kanların sebebi budur. Müslümanların birbirlerini tanımamaları, tanımaya da bir türlü yanaşmamalarıdır.
İş yine dönüp dolaşıp bizde, âlimlerimiz ve ilâhiyatçılarımızda bitmektedir. Buradan hareketle, âlimler ve ilâhiyatçılar olarak; sadece kendi alanlarımızla yetinmeyi bırakabilir, akademik çalışmalarımızda farklı alanlara da açılmayı deneyebiliriz.
Bunu yaptığımızda, karşı tarafla ilgili bildiğimiz, daha doğrusu bildiğimizi sandığımız nice bilgi ve yargılarımızın yerle yeksan olduğu görülecektir. Bu durum, olanca renkleriyle, bütün İslâm dünyasının birbirleriyle "sevgi ve saygı" çerçevesinde kaynaşıp kenetlenmelerine; neticede İslâmî vahdet bilincinin köklenip yeşermesine ve kardeşlik ruhunun daha bir canlanıp şahlanmasına zemin hazırlayacaktır.
Müslümanların bu şekilde kucaklaşıp kenetlenmeleri, kâfirleri büsbütün ürkütecek, onların bize rağmen bizim üzerimizden siyâset yapmalarına asla fırsat vermeyecektir.
– Bizim mukayeseli fıkıh kitaplarımızın çoğunda, Sünnî mezheplerin farklı ictihadlarına da yer verilmekte; bu konuda en ufak bir rahatsızlık hissedilmemektedir. Buna Ebû Ca'fer et-Tûsî'nin el-Hılâf'ı ve Allâme el-Hıllî'nin Tezkirat'ül-Fuqahâ'sı örnek gösterilebilir. Ancak, Sünnî kardeşlerimizin bize gösterebilecekleri bu tarzda hiçbir örnek yok[5], maalesef!
O nedenle, bizdeki aynı özveri ve açılımı Sünnî âlimlerden de bekliyoruz.Onlar da bundan böyle, kaleme aldıkları mukayeseli fıkıh kitaplarında, bu açılımı sadece namaz abdestinde ayakların meshi, müt'a nikâhı vs. bir iki konuyla sınırlandırmak yerine; işlenen bütün bahislerde Caferîliğe de pekâlâ yer verebilirler.
Allâme Muhammed Hüseyin et-Tabâtabâî'nin "el-Mîzân"adlı yirmi ciltlik muhteşem tefsirinde uyguladığı, "Sünnî-Şiî rivâyetleri mezceden tefsir" metodunu, artık Sünnî ilâhiyatçı kardeşlerimizin tefsir çalışmalarında da görmek istiyoruz.
Unutmayalım ki, bu akademik metot, vahdet yolunda atılan kutsal, çok hayırlı ve bereketli bir adım olacaktır.
– Bizim âlimlerimizin kitaplığı, Sünnî âlimlerin yazdığı kaynak eserlerle doludur. Örneğin şu satırları yazan kardeşinizin kütüphane ve bilgisayarında, hemen her İslâm mezhebine dâir tefsir, hadis, fıkıh, usul, târih... ile alâkalı bol miktarda kaynak var. Esasen her âlim ve ilâhiyatçının kütüphanesi böyle olmak durumundadır. Başta bizim kütüphanemiz, İslâm mezheplerinin tümünü kucaklayıcı ve kuşatıcı olmalıdır.
Bizler nasıl ki Sünnî kardeşlerimizin; Sahîh-i Buhârî, Sahîh-i Müslim vs. temel hadis kitaplarını, et-Taberî, el-Qurtubî ve İbn Kesîr'in tefsirlerini, İbn Qudâme'nin el-Muğnî'sini, İbn'ül-Hümâm'ın Feth'ul-Qadîr'ini ... kütüphanemizde bulunduruyorsak; aynı şekilde Sünnî âlim ve ilâhiyatçılarımız da, Şerîf Radıy'in Nehc'ül-Belâğa'sını, el-Küleynî'nin el-Kâfî'sini, Ebû Ca'fer et-Tûsî'nin et-Tehzîb'ini, yine et-Tûsî'nin el-Hılâf adlı mukayeseli fıkıh kitabını, Şehîd-i Sânî'nin er-Ravda'sını, Cafer Sübhânî'nin el-İlâhiyyât'ını, Allâme et-Tabâtabâî'nin el-Mîzân tefsirini, İmâm Humeynî'nin Tahrîr'ul-Vesîle'sini... pekâlâ bulundurabilirler.
Dostlar! Kusura bakmayın ama; bu manada kütüphanesi evrensel olmayan bir ilâhiyatçının İslâmî düşüncesi evrensel olamaz. Böylelerinin evrensellik iddiası inandırıcılığını kaybeder! Öyle –hepsi Sünnî içerikli– dört tane kitabı rafa yerleştirmekle âlim ve ilâhiyatçı da olunmaz, evrensel de olunmaz.
– Bizler, evrensel İslâmî kardeşliği fıkhımızın önüne geçirerek, Sünnî kardeşlerimizin ardında namaz kılıyoruz. Aynı özveriyi Sünnî kardeşlerimizden de bekliyoruz. Bu, evrensel İslâm kardeşliği yolunda atılacak en etkili adımlardan biri olacaktır.
– Müslümanlara karşı her zaman hoşgörülü olabiliriz. Bizler, Yahûdî ve Hıristiyanlara düşman olmadığımızı her fırsatta söylüyoruz. Bütün inanç ve düşüncelere karşı saygılı olduğumuzu, herkese hayat hakkı tanıdığımızı; bunu da Kur'ân'ın emrettiğini dile getiriyoruz. Öyle de olmamız gerekir. Çünkü doğrusu da budur.
Lâkin, belki daha fazlası gerekir ama; Yahûdî ve Hıristiyanlara karşı gösterdiğimiz bu hoşgörü ve toleransın hiç olmazsa yarısını, yada çeyreğini olsun, "bizim gibi düşünmeyen" Müslüman kardeşlerimize gösteremez miyiz? Ne dersiniz? Yoksa Şiîlerle yahut Sünnîlerle olan ortak paydalarımız, Yahûdî ve Hıristiyanlarla olan ortak paydalarımızdan daha mı az?!!!
Beyler! İslâm mezhepleri arasında diyalogdan kaçanların, dinler arası diyalogdan dem vurması iyi niyetle izah edilemez!
– Alimlerimiz ve ilâhiyatçılarımız, resmi ağızdan bağımsız, hep halkının yanında ve tamamen özgür olabilirler. Kendilerine yakışan budur. Ortamın havasına ve esen rüzgâra göre yön ve ağız değiştirenler, ihânet içinde olurlar.
– Bizleri yakından ilgilendiren bölgesel ve küresel olaylar karşısında, kendi siyâsetimizi kendimiz belirleyebiliriz. Hiçbir güce yaslanmadan, doğru duruş neyi gerektiriyorsa, o şekilde durabiliriz. Zira güç, hiçbir zaman hak ölçüsü değildir.
Bu arada, mazlum halkımızın bizler üzerinde, yaşanan olaylarla ilgili "doğru bilgilendirilme" hakları vardır. O nedenle olayları taraf tutmadan, eğip bükmeden aktarabiliriz.
– Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır. Öyleyse, âlimler ve ilâhiyatçılar olarak, zulmün ve haksızlığın her türlüsüne karşı çıkabiliriz. Haksız olan bizim tarafsa destek olmak yada sessiz kalmak, utanç verici bir mezhep milliyetçiliğidir.
Âlimlerimiz ve ilâhiyatçılarımız, câmiamızdan çoklarına bulaşan bu illetten uzak durmalı, şayet yakalanmışlarsa behemehal kurtulmanın yollarına bakmalıdır.
– Âlimlerimiz ve ilâhiyatçılarımız, terör olayları karşısında suskun kalamazlar, kalmamalılar. Topraklarımızı kan gölüne çeviren Selefî-Vehhâbî terörü karşısında sessizliklerini bozmalılar. Evvelâ doğru teşhis ile, bu olayların Şiî-Sünnî mezhep çatışması değil, Şiîlere yönelik "tek taraflı" terörist saldırılar olduğunu bilmeli ve bildirmeliler.
Kime ve hangi etnik / dînî / mezhebî gruba karşı olursa olsun; terörün her türlüsünü lanetleyebiliriz. Çocuk yaşlı, kadın erkek demeden sivil halkı hedef alan her eylem terördür. Terörün de, teröre kurban gidenlerin de dinlerine bakılmaz.
Vesselâm...
Abdulkadir Çuhacıoğlu
---------------------------------------------------------
1-Fakirin bu konuda "Şîa ve İmâmet / İmâmiyye Şîası İmâmete İnanmayan Herkesi Tekfir Mi Ediyor?" adıyla yayımlanmaya hazır müstakil bir çalışması bulunmaktadır. Umarız en kısa zamanda basılır da istifâdeye sunulur.
2-Örnek olarak bk. Şemsüddîn İbn Müflih, el-Furû’: XI, 103; Burhânüddîn İbn Müflih, el-Mübdi’: VIII, 154; İbn'ün-Neccâr, Şerh'ul-Müntehâ: XI, 203; el-Behûtî, Şerh'ul-Müntehâ:: III, 492; el-Ba'lî, Keşf'ül-Muhadderât: II, 821; Sinânüddîn Yûsuf Efendi el-Âmâsî, Tebyîn'ül-Mehârim: v. 100 b (Amasya Bayezid Halk Kütüphanesi, Demirbaş no: BA00381); et-Tahtâvî, el-Hâşiye aled-Dürr'il-Muhtâr: I, 153; el-Heytemî, el-Fetâva'l-Kübrâ: II, 212; en-Nefrâvî, el-Fevâkih'üd-Devânî: II, 356; Ahmed es-Sâvî, el-Hâşiye alâ Tefsîr'il-Celâleyn: III, 10 vs.
3-Örn. bk. http://www.habervaktim.com/yazar/47448/mezhepler.html
http://www.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=719
4-Şeyh Müfîd, el-İhtisâs: s. 245; Şerîf Radıy, Nehc'ül-Belâğa: III, 193, 258 (= Muhammed Abdüh şerhi ile); Ebû İshâq el-Husarî, Zehr'ul-Âdâb: I, 80; el-Meydânî, Mecma'ul-Emsâl: II, 455; ez-Zemahşerî, Rabî'ul-Ebrâr: II, 23; İbn Ebil-Hadîd, Şerhu Nehc'il-Belâğa: XVIII, 403, XX, 193
5-Bunun tek istisnası, Hanefîlerden "İbn'ül-Muhaddis" olarak bilinen Cemâlüddîn Ebû İshâq İbrâhîm b. Abdirrazzâq el-Mevsılî'nin (–695 / 1296) “Tevcîh’ül-Muhtâr” adlı kitabıdır. Kitap, Hanefî mezhebinde meşhur “el-İhtiyâr” adlı eserin üzerine bir şerhtir. (bk. Kâtip Çelebi, Keşf’üz-Zunûn: II, 1622-1623)
Eserin klasik dört mezhep fıkhının yanında Zâhiriyye ve Caferiyye mezheplerine de yer verdiği; sonuçta toplam altı mezhebin fıkhına dâir "mukayeseli" bir fıkıh kitabı olduğu belirtiliyor.
Bunun da kütüphânelerde yazma nüshaları var mı, yok mu; bilemiyoruz. Varsa, gün ışığına çıkarılması gereken istisnâî eserlerden birisi olabilir.