11 Şubat 2013 - 20:30

Bismillah… İran halkı 34 yıl önce İmam Humeyni önderliğinde İslam İnkılabını başarıya ulaştırdığından beri büyük mücadeleler içerisinde. Kültürel, siyasi ve ekonomik baskılar altında yaşayan bir halkın yaptığı devrimden geri dönmesi için uğraş veren çevreler, bu ülkedeki çıkarlarından bir türlü vazgeçmediler.

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Onlar, dünyanın kendilerinin tarlası olduğu kanısıyla geri almadıkları bu coğrafya üzerinde şimdiye değin sayısız operasyonlar uyguladılar. Milyonlarca insanın ölümüne sebep olan savaşlar, en basit ilacın bile ambargo listesinde olduğu baskılar, içki- uyuşturucu dâhil olmak üzere halkın kültür ve aile yapısını bozacak fesat odakları oluşturmada hiç mola vermediler.

Üst kimliği oluşturmada sosyologlar açısından ciddi örneklik teşkil eden İran’da faşizmin yerleşmesi için bir ara önemli nüfusa sahip Azeriler üzerinde sayısız projeler uygulayarak ülkeyi bölmeye çalıştılar. Kürtleri, Beluçları, Arapları hiç boş bırakmadılar. Operasyon uyguladıkları tüm ülkelerde yeraltı ve yerüstü zenginliklerini çalmaktan başka amacı olmayan emperyalistler, İran’da yaşayan her kavme karşı onların havarisiymiş gibi yaklaştılar. Ancak unuttukları bir şey vardı ki; bu coğrafya kadim bir medeniyete sahip ve halk, emperyalist tuzaklara karşı diğer halklara göre daha duyarlı.

Örneğin, kendilerinin bu ülkede baskı altında olduğu savını ileri süren onları isyana teşvik eden ABD’ye karşı İran Azerileri hep şunu soruyordu: “Yahu ABD isterse bir haftada Azerbaycan toprağı olan Karabağ’ı Ermenistan işgalinden kurtarıp sayıları bir milyonun üzerinde olan bu toprağın sakinlerinin yerlerine yurtlarına dönmesini sağlayabilir. Ki, onlar bugün Bakü’de çok zor şartlar alında yaşam mücadelesi veriyorlar. İşgal edilen topraklar Azerbaycan’ın %20’sine tekabül edecek denli önemli. Niye orada üç maymunlar oynanırken bizim derdimize düşülmüş. Gerçekten biz baskı altında mıyız, ABD bizi çok mu seviyor, Kızılderililerin, Afrikalıların kanı elinden damlarken bu sahte gözyaşları niye?” Sordukları soruya cevabı yine kendileri veriyordu:

İmam Humeyni ABD için “Büyük Şeytan” derken bunu diyordu işte.

İran halkı İslam coğrafyası içerisinde yalnız bırakılmış bir halk olarak emperyalizm karşıtlığı mücadelesinde şimdiye değin ciddi ve özgün bir mukavemet göstermiş durumda. Kendi dinamikleri üzerinde “özel” mücadele tarzları ile düşmanı birçok kereler ummadığı yerlerden avlayarak yoluna devam edegelmiş.

Günümüzde Nükleer güç olarak da anılmaya başlayan İran, hayatın birçok alanında ambargoların ağır yükünü taşısa da diğer birçok alanda da bu ambargoların varlığını fırsata dönüştürerek alternatif yaşam araçlarını devreye sokmuştur artık.

Nitekim “İran analizi” diyebileceğimiz her rapor içerisinde bunun örnekleriyle sıkça karşılaşmaktayız. Hayatın düzenlenmesi ve ihtiyacın karşılanması çabalarını batının tasallutu dışında şekillendirildiği için devrimci organizasyonlar için pratik hayata “alternatif” olmaya başlayan İran, “batı karşıtlığı” özelliğinin içini doldurmakta, bunun sadece söylem düzeyinde kalmadığının somut örneklerini ortaya koymaktadır.

Elbette bu konuda tamamen dünyanın dışında bir İran var demek istemiyoruz. Ancak İran, bir laboratuvar özelliğiyle dünyanın devrimci insanlarına örneklik teşkil etmekte. Güney Amerika ile stratejik bağ oluşturabilen İran, küresel ölçekte bir emperyalizm karşıtlığı kutbu oluşturmada da mesai harcamakta. Bu çok önemli bir özellik ve her devrim yıldönümünde İran biraz daha mesafe almaktadır. Önderliğe sıkı sıkıya bağlılık, halkı fitneye karşı koruyan en önemli “kalkan” özelliği olarak gösterilmektedir.

“Mazluma dini sorulmaz” düsturu, Venezüella veya Sudan ile İran’ın bağını izah etmede anlamını bulmakta. Yani olay sadece Müslümanların değil mazlumların ortak dil ve güç birliği geliştirmesi üzerine kurulu bir strateji artık…

Zaman, kendi birikimini bilincimize işleyerek sürdürüyor hükmünü.

Benim açımdan 34 yıl sonra edindiğim en önemli tecrübe şu oldu: İran’da inkılabın İslami renginden yola çıkarak bunun dünyanın bütün Müslümanları tarafından kabul göreceğini zannetmiştik. Süreç içerisinde İslam’ın kendi tarihinin çağımızda gelişen olayları yorumlamada ne denli hayati değeri olduğunu daha iyi anlamış olduk.

İslam toplumunun birbiriyle yapmış olduğu büyük savaşların, aynı dine inanan insanların aslında biri birinin aynı olmadıklarının da somut delili…

Sıffın, Nehravan, Cemel gibi on binlerce insanın öldüğü savaşların sonucunda yaşanan Kerbela faciası maalesef Müslümanların savaşıdır. İmam Ali ve İmam Huseyn ne kadar da savaşın olmaması konusunda sabırlı ve basirete dönük mücadele etmişse de mürteci insanlar İslam’ı kendi heva ve heveslerine basamak kılarak onları bu işe mecbur kılmışlardır, mağdur etmişlerdir. Aynı Allah, peygamber ve kitap üzere olmak; kılıç, ok ve mızrakların hiç olmadığı kadar bilenerek doğrultulmasını önleyememiştir. Çünkü yığınca Müslümanlarda söylemlerin içselleştirilmesi sorunlu olmuştur. Dilin “iman ettim” demesine kalp karşılık vermemiştir.

Günümüz dünyasında da tarihte yaşananlara benzer olaylar mahiyet itibariyle giderek artmaktadır. Maalesef artık Müslüman olmak diğer dindaşlarla aynı duygu ve düşünceyi taşımak anlamına gelmemektedir. Çok acı ama gerçek bir durum bu. Konuşulması zor ancak gerekli bir tespit. Müslümanlar aynı duygu ve düşünceyi taşımamakta artık.

Bir kısım Müslümanın el sıkıştığı, stratejik bağ kurduğuyla diğer bir kısım Müslümanlar savaş halinde.

Bu konuda daha 30 yıl önceden bu tarihsel arka planı çok güçlü olan yaraya parmak basan İmam Humeyni, Müslümanların en büyük düşmanlarını dışta Büyük Şeytan olarak adlandırdığı ABD ve kanser tümörü diyerek tanımladığı İsrail olarak tescil ederken içeride de İngilizlerin ortaya koyduğu Vahabiliğe dikkat çekiyordu.

Maalesef İmam’ın bu hayati önemdeki uyarısı İslam coğrafyasının önemli bir kısmında anlamını bulamadı. Ortadoğu ve diğer birçok yerde Müslümanlar ABD’nin tuzağındadır artık. Müslüman ülkelerin önemli bir kısmında liderler oraya uğramadan ülkelerinde liderlik koltuğuna oturamamaktadır. ABD’nin kozmik odalarında şekillenen stratejilerin bölgelerde en sadık uygulayıcıları artık namaz kılan, Kur’an okuyan, eşinin başı bağlı olan liderler olmaktadır.

Diğer yandan kültürel anlamda Vahabiliğin son on yıldır hızla İslam kültürünü işgal edişine şahid oluyoruz. İslam coğrafyasında önemli nüfusa sahip Ehl-i Sünnet kültürü maalesef bu kesim tarafından işgal edilmek istenmektedir. Tekfirce bir mantıkla kültürel değer düşmanı olan bu kesim, maalesef Pero-dolarlarla beslenerek büyütülmektedir. Mezhep ekseninde düşmanlık tohumları meyveye durmuş artık.

Ali(as)’ye Nehravan’ı, Huseyn(as)’e Kerbela’yı reva gören İslam(!) yine sahnede…

Tüm bunlar yaşanırken bu yıl ki 22 Behmen kutlamaları 34. kez tekrarlandı. Tüm dünya nefesini tutmuş bekliyordu dersek yeridir. Düşmanları hissettirmiyordu ancak baskıları zirveye çıkardıkları bu günlerde halkın tavrını çok merak ediyorlardı. Yerli ve yabancı iki bin civarında bir gazeteci ordusu İran’ı boydan boya kuşatarak halkın devrime bağlılığının ölçüsü sayılan bu kutlamaların ne düzeyde olacağını bekliyordu. 2012 yılında Merkez bankası, medyası, ticareti, sanayisi, ulaşımı ile maruz bırakıldığı ambargoyla hayat damarları koparılmak istenen halk, inadına çıktı sahneye. ABD ve müttefikleri bir kez daha büyük hezimet yaşadılar. Katılımda geçmiş yıllara oranla hafif bir gerileme olsaydı veya herhangi ufak kargaşa ortamı yaşansaydı bunu kat be kat artırarak dünya kamuoyuna sunacaklardı. Tam tersi yaşandı. Neredeyse tüm İran sahnede yerini aldı. Devrime bağlılık ve ABD’ye ölüm sloganları atıldı. İran halkı onca acılarına rağmen dik duruşuyla açlığın onurun bedeli olamayacağını göstermiş oluyordu.

İşin ilginç yanı, bu yıl İran’dan gelecek ve ABD’yi sevindirecek haberi bekleyenler arasında bir kısım İslamcılar da vardı. Suriye’de yaşanan savaşta ABD ve AB’yle saf tutan, yalan iftira ve bühtanla saldırdıkları İran’ın gücü, yönetimle ittifakı ve Şiiliğini bir türlü içlerine sindiremediklerinden aylardır bu ülkeye saldıran kesimler… Dünyanın emperyalizm karşıtı devlet ve örgütlü kesimleri ise bu sene daha bir yakınlık duydular İran halkına.

Bu yönüyle 34. yıl kutlamaları bana göre geçmişteki tüm kutlamaların toplamı değerinde bir anlamla kutlanmış oldu.

MUHAMMED AK