10 Mart 2013 - 10:55

Kenan Çamurcu'nun bu konuşması, 9 Mart 2013 Cumartesi günü Ankara'da düzenlenen "Yeni NATO ve özelleştirilmiş savaş: Suriye örneği" sempozyumunda yapılmıştır.

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Hegemonyasız ve hegemonsuz dünya idealinin devrimcisi Chavez'i saygıyla selamlayarak sözlerime başlıyorum. Venezuella'nın vekaleten başkanı Nicolas Maduro'nun, Bolivarcı devrimin yolundan sapmayacağını, hegemonsuz dünya için mücadeleye devam edeceklerini söylemesine büyük değer veriyorum.

Değerli misafirler,

Ve bu toplantıyı yeniNATO.com internet sitesinden veya televizyondan canlı yayında izleyen kıymetli izleyiciler,

Toplantımızın NATO'nun Suriye'deki özelleştirilmiş savaşına son noktayı koymasını temenni ederek, hepinizi sevgiyle, saygıyla, muhabbetle selamlıyorum.

***

NATO; 60 yıldır devam eden kan, gözyaşı, kıyım, yıkım ve işgalin öyküsüdür.

NATO, Türkiye'ye sadece acı armağan etmiş askeri darbelerin hâmisidir.

NATO, faili meçhullerin, kara propagandanın, gizli ve illegal yapıların kaynağıdır.

NATO gayri meşru bir örgüttür, gayri meşru işlerle meşguldür, gayri meşruluğun simgesidir.

***

NATO karargahında üretilen tezvirat ve fitne stratejileri Müslümanları birbirine düşman etmeye çalışıyor. Ülkelerimizdeki toplumsal farklılık ve zenginlikleri husumetin malzemesi yapıyor.

Kendimize sormalıyız: NATO'nun fitne stratejisine mi katılmalıyız, yoksa bu fitneye karşı birlikte, omuz omuza mücadele mi etmeliyiz?

Sünni, Alevi, Hıristiyan, Yahudi, ateist, Arap, Türk, Kürt... hangi toplumsal katmandan olursa olsun ya vatanını NATO'nun işgaline karşı savunacak ya da ülkesine ve halkına ihanet edecek.

***

Değerli dostlarım

Yeni sömürgecilik, bizi güçlü kılan farklılıklarımızı bizi tasfiye edecek zaafa dönüştürme çabası içinde. Medeniyetimizi inşa eden, zenginleştiren ve direncini arttıran her türlü farklılığı, bizi tarih dışına fırlatmanın kaldıracı yapmak istiyorlar.

Suriye'de iki yıldır devam eden savaş, sömürgeciliğin ve onun ordusu olan NATO'nun Suriye'yi, Lübnan'ı, Irak'ı, Türkiye'yi ve İran'ı tarihten tasfiye etme savaşıdır.

Nasıl oluyor da bu kadar açık, bariz ve net bir gerçeği hükümetimiz göremiyor?

Nasıl oldu da Türkiye'nin dışpolitikası “etrafımız düşmanlarla çevrili” marazına saplandı kaldı?

Erdoğan hükümetinin Suriye politikası her bakımdan sıfırı tüketmiştir.

Barışı savunup silaha karşı çıkarak yardımcı olması gerekirken Suriye'ye savaş armağan etmiş bir hükümetimiz var.

İktidar Suriye'ye, gündelik hayatı bile viraneye çeviren bir kriz ihraç etti.

Dışişleri Bakanı Davutoğlu'nun hayalperest hegemonya hırsı, ne yazık ki sorunları değil, umudu ve dostluğu sıfırlamıştır.

Türkiye'nin tüm çevresini dostluk şantiyesi haline getirmenin ağır yükü, umudu ihya etmeye azimli vicdanların omuzundadır.

Başbakan Erdoğan'ın zalim-mazlum edebiyatı, 1 milyona yakın dış mülteci, 2 milyona yakın iç mülteci üretmiş Suriye krizindeki rolünü örtbas etme amaçlıdır.

Başbakan Erdoğan ve sürekli yeni gaileler yaratma ustası Dışişleri Bakanı, Suriye'de silahlı muhalefetin kıydığı canları neredeyse umursamıyor. Suriye güvenlik güçlerinin yolaçtığı kayıpları ise siyasi propagandaya malzeme yapıyor.

Bu üslup İslami de, insani de değildir. Suriyelilerin can kayıpları arasında tercihte bulunulamaz. Ölen masumlara ideoloji sorulmaz, böylesine vahim bir tabloda taraf gözetilmez, partizanlık yapılmaz.

Binlerce insanın hayatını kaybetmesini gerekçe gösterip kanın akmasını devam ettirecek çözümler önerenler, adeta bu yıkımdan memnun gözüküyorlar.

“Suriye'nin dostları” girişimlerinin tümü Suriye'deki krizi derinleştirmek, kayıpları arttırmak, daha fazla Suriyelinin iç ve dış mülteci olmasını sağlamaktan başka işe yaramadı.

Bu yolu sürdürmenin mevcut acılara yenilerini ekleyeceğini tahmin etmek çok mu zor?

Ankara'nın buna rağmen neden yanlışlanmış politikalarda ısrar ettiğini anlamakta güçlük çekiyoruz.

Türkiye iç çatışmada taraf tutarak Suriye'ye iyilik etmiş olmuyor.

***

Suriye krizi fiziksel sınırlarına dayanmıştır. Başbakan Erdoğan, Suriye'ye geçiş hükümetinin başkanı olarak önerdiği ismin, Faruk el-Şara'nın, “şiddetin hemen sona ermesi gerektiği” çağrısına neden kulak tıkıyor?

Başbakan'ın ağzından 24 aydır bir kez olsun Suriye'deki terör faaliyetini kınayan cümle çıkmamıştır. Türkiye'de PKK'ya silah bırakma çağrısını her gün tekrarlayan Başbakan, dünyanın heryerinden silahını kapıp Suriye'ye koşanlara “kahramanlar” diye hitap ediyor.

Hükümet, ülkelerini terketmek zorunda kalmış Suriyelileri mülteci kamplarında tutmayı büyük bir iyilik gibi yansıtıyor. Oysa o kamplardaki hayat şartları, insanların yaşam umudunu çürütüyor, hayat kalitesini örseliyor, öfke ve nefretin kökleşmesine yolaçıyor, kendilerine iyi bir gelecek kurma hayalini tüketiyor.

Kamp koşullarında büyüyen çocuklar, hayırlı bir istikbalin umutları olarak değil, terör ikliminin insan kaynağı olarak yetişiyor.

Türkiye'nin böyle bir faciaya aracılık etmesi reva mıdır, bize yakışıyor mu?

***

Türkiye, Suriye'de acilen barış ve siyasi müzakere yolunun açılması için çaba göstermelidir. Hegemoni peşindeki ülkelerin çözümünü Şam'a dayatma hırs ve ihtirasından vazgeçilmelidir.

Suriye'de öncelikle ve hemen şimdi yapılması gereken şey, şiddet ve terörün sona ermesidir. Bu sağlandığında:

- Diyalog konferansı düzenlenmeli,

- Siyasi müzakere süreci başlamalı

- Bu süreci yürütecek ve muhaliflerin de katıldığı bir milli birlik hükümeti oluşturulmalı

- Nihayet gözlemcilerin denetiminde meclis ve cumhurbaşkanlığı seçimleri düzenlenmelidir.

Türkiye, Suriye'nin tahrip olmuş altyapısının onarımına katkıda bulunabilir. Ama bunun için 24 aylık küskünlüğe son vermek ve diplomatik ilişkiyi yeniden kurmak gerekir.

Hükümet sorumlu davranmalıdır, yapıcı olmalıdır, çözümden yana tavır takınmalıdır.

Yabancı güçlerin müdahalesiyle hükümet darbesi yapma ve rejim değiştirme metodundan kârlı çıkan tek taraf yeni sömürgeciliktir.

Yayılmacı İsrail, bölgesel hegemonilerini sürdürmeye çalışan batılı güçler, silah tüccarları, terör örgütleri ve soğukkanlı katiller bu karmaşanın menfaat temin eden unsurlarıdır.

İslam ülkelerinde reform ihtiyacı ancak diyalog, siyasi müzakere ve barışçı yollarla olabilir. Yabancı güçlerin desteğinde hükümet darbesi ve rejim değişikliğinden hiçbir halk fayda göremez. Suriye krizi de bu kuraldan istisna değildir.

Yeni bir başlangıç için umut duymak gerekir. Müslümanlar “ehl-i kıble tekfir” edilmez ilkesine bağlılık göstermelidir. Bu ilkeyi imha ederek Müslümanları birbirine kırdırmaya azmetmiş vahhabilere karşı ortak mücadele verilmelidir.

İnanç farkı gözetmeksizin tüm insanların hak ve hukukuna riayet ederek yeni bir geleceği kurmak için tam işbirliği yapılmalıdır.

NATO emperyalizmine uyumluluk manasına gelen “ılımlı İslam” isimli fitne stratejisi teşhir edilmelidir.

İslam'ın maneviyat, irfan, felsefe ve hikmet geleneğinden kopmuş; medeniyet ve insanlık düşmanı saldırganlığa göz yumulmamalıdır.

Nihilist terörizmin ideolojik grupları, hiçbir şekilde İslam'ın içinde anılmamalıdır.

***

Değerli dostlarım

Suriye meselesi politikadan ibaret bir sorunla yüzyüze olmadığımızı gösterdi. 12 Eylül askeri darbesi ile birlikte kurulan muhafazakâr rejimin ideolojik temelleriyle sorunumuz var. Bu ideolojik temel, Peygamberimizin getirdiği İslam'a karşı savaşmış Emevi sarayından besleniyor.

Muhafazakâr rejim, Peygamberimizin getirdiği İslam'ın aksine, dışlayıcı, ayrıştırıcı, bölücü, baskıcı, saldırgan, sevgisiz, anlayışsız, hoşgörüsüz ve tahammülsüz.

Bu rejime de, onun savaş siyasetine de itirazımız var.

Hükümet, Suriye'de savaşan çokuluslu lejyona verdiği desteği hemen kesmelidir.

Suriye'deki çokuluslu lejyona komuta eden Adana'daki gizli üs hemen şimdi kapatılmalıdır.

Hükümet, Suriye'yi viraneye çeviren çokuluslu lejyonerleri Türkiye topraklarından kovmalıdır.

TBMM'de Türkiye-Suriye savaşına lobicilik yapanlar dışlanmalıdır. Savaş kışkırtıcılığı suçtur ve gereği hemen yapılmalıdır.

Türkiye-Suriye savaşını tahrik eden, “ordu göreve” şebekesi ifşa edilmeli ve yargı önüne çıkarılmalıdır.

Türkiye, Suriye, Irak ve İran arasında ortak savunma stratejisi kabul edilmelidir. Bugün Suriye'de yaşadığımıza benzer bir krizin tekrar çıkmaması şansa bırakılmamalıdır.

Türkiye, Suriye, Irak ve İran arasında ulus üstü kurumlar oluşturulmalıdır. Bu kurumlar, tam entegrasyonun çalışmalarını yürütmelidir.

Acilen “komşu ülkeler bakanlığı” kurulmalı ve iki yıldır meydana getirilen tahribat onarılmalıdır.

Türkiye, sırtındaki NATO kamburundan hemen kurtulmalıdır. Çünkü NATO gereksiz ve anlamsızdır, hatta bilakis tehlikeli ve zararlıdır.

***

Değerli dostlarım

Türkiye'yi Suriye'ye saldırtmak isteyen küresel ve yerel medyaların ağır propagandasına, güçlü lobilerine, finans ve siyasi kudretine rağmen, mücadeleden vazgeçmeyen barış ve kardeşlik kararlılığını saygıyla selamlıyorum.

Savaş lobisinin hırslı inadına karşı, bizim muhabbet ve kardeşlik azmimiz var.

Allah hepinize, hepimize güç versin. Barış ve kardeşliğin şuurunu muzaffer kılsın.

***

Bu kıymetli toplantının ortaya çıkmasında katkısı ve emeği bulunan Ortadoğu Çalışma Grubu'nun kurucusu Ayhan Bilgen beyi minnetle anmalıyım. Bu süreçte yardımını ve desteğini esirgemeyen Üzeyir Yiğit'e de huzurunda teşekkür ediyorum.

Sempozyumun değerli konuşmacılarına, yurtdışından gelmiş konuklarımıza minnettarız.

Bu vesile ile, Irak Meclisi'nde milletvekili olan Fevzi Ekrem beyin selamını iletmeliyim. Bu toplantıya gelmek üzere hazırlık yaparken 13-14 yaşında çocukların futbol maçı sırasında bir teröristin patlattığı bomba sonucu 10'nun üzerinde çocuk şehit olmuş ve yaralanmış. Parçalanmış naaşlar ve yaralı çocukların yanından telefon ediyordu. Sesindeki acı ve üzüntü tarif edilir gibi değildi. NATO'nun özelleştirilmiş savaşıyla yüzleştiğimiz bu olay Fevzi beyi burada dinlememize izin vermedi. İnşallah başka bir toplantıda kendisini dinleme fırsatı bulabiliriz.

Konuşmamı bitirirken hepinizi sevgiyle ve saygıyla selamlıyorum.

NATO'suz bir dünya ve Türkiye umuduyla...