6 Aralık 2013 - 20:30
Aynı Hedefe Hizmet Eden Şehadet, Esaret ve Matem

Her zaman itiraz, husumet ve kinle bize bakan biri, elinden gelen her türlü kötülüğü yapar...

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Ayetullah Mezahiri, özellikle gençlerin nefsani arzularını bir kenara bırakıp Allah'ın hoşnutluğuna erişebilmek için Ehlibeyti örnek edinmeleri gerektiğini söyledi ve ekledi: Günah işlemeyin, yalan konuşmayın, gıybet etmeyin, iftira ve şayiada bulunmayın, kul hakkına girmeyin, insanları rahatsız etmekten kaçının, vacip amellere özellikle de namaza önem verin ve Allah'ın kullarına hizmette aktif olun.

Ayetullah Mezahiri, bu hafta verdiği ahlak dersinde özellikle Hz. Zeynep’in (s.a) dinin ihyası konusundaki rolüne değindi ve onun bu alandaki başarısını örnek niteliğindeki İslami şahsiyetinin sonucu olarak değerlendirdi. Ayetullah Mezahiri'nin konuşmasının tercümesini siz değerli okuyuculara sunuyoruz:

Rahman ve Rahim Olan Allah'ın Adıyla

Ey Rabbim, göğsümü genişlet. İşimi de bana kolaylaştır. Sözümü anlasınlar diye dilimden düğümü çöz. (Taha 25-28)

İmam Hüseyin (a.s) İslam dinini ihya etmek için kıyam etti. Tarihin de şahitliği ile o hazretin şehadetinin ardından çok geçmemişti ki Ümeyye oğullarının kökü kurudu ve Aziz İslam baki kaldı. Bu yönüyle İslam ve Ehlibeyt mektebinin, varlığını İmam Hüseyin'in şehadetine borçlu olduğunda hiç şüphe yoktur. Fakat unutmamak gerekir ki İmam Hüseyin'in şehadetinin ardından İmam Seccad, Hz. Zeynep (s.a) ve Ehlibeyt esirlerinin görevi başladı. Onlar Kerbela olayının ardından esaret altındaki günlerinde İmam Hüseyin'in hedeflerini her fırsatta anlattılar. Onların şehir-şehir dolaştırılmaları aslında Hüseyni mesajı her tarafa yaymaları için büyük bir fırsat sağlamıştı. Dolayısıyla eğer İmam Hüseyin ve yarenlerinin şehadetinin ardından Hz. Zeynep ve Ehlibeytin esareti gerçekleşmemiş olsaydı Hüseyni mesajın dalgaları tüm dünyaya yayılmazdı. Esaretin ardından da düzenlenen taziye ve matem meclisleri bu mesajın her tarafa yayılmasını sağladı. Yani Hüseyni mesaj önce esaret, ardından ise matem meclisleri düzenlenmesiyle kalıcı oldu ve tüm dünyaya yayıldı. Bu yüzden şunu söylemek gerekir: Şehadet, esaret ve matem tutmak, üçü de aynı hedefe hizmet etmiştir.

Bu celsede Hz. Zeynep’i (s.a) esaret günlerinde üstlendiği önemli görevde başarılı kılan şahsiyetindeki bazı özelliklerine değineceğim.

Hz. Zeynep (s.a) Kerbela Esirlerinin Kafile Başı

Hz. Zeynep (s.a)  büyük bir fedakârlık ve gayretle esaret yolculuğunu çok güzel şekilde yönetti. Bu yüzden Ehlibeyt mektebi varlığını bu büyük hanımın zahmetlerine borçludur. Tabi ki burada İmam Seccad'ın (a.s) fonksiyonunu göz ardı etmek doğru değildir. Zira İmam Seccad (a.s), İmam Hüseyin'in (a.s) şehadetinin ardından 34 yıl Hüseyni hareketin ihyası için çaba sarf etti. İnsanlar arasında Hüseyni mesajın anlaşılmasını sağladı ve bu tertemiz şecerenin bekası için mücadele verdi. Fakat Aşura günü Şia’nın maslahatı İmam Seccad'ın (a.s) hasta olmasındaydı. Zira onun hasta oluşu şehit edilmesini engelledi ve imametin baki kalmasını sağladı.

Her halükarda Hz. Zeynep (s.a) esaret günlerinde kafilenin başında idi ve İmam Seccad'ın gözetimi altında esaretin hedeflerini takip ediyordu. Yani Eğer Zeynep (s.a) olmasaydı esaretin üstün sonuçları elde edilemezdi ve İmam Hüseyin'in kıyamının hedefleri gerçekleşmezdi.

Aşura Kıyamını Amacına Ulaştırmada Zeynep’in (s.a) Liyakati

Ehlibeyt kafilesinin başında bulunmak ve Kerbela şehitlerinin kanını amacına ulaştırmak özel bir liyakat gerektirir ki Hz. Zeynep bu liyakati taşıyordu.  Zeynep’in, omuzlarına yüklenmiş bu büyük görevi yerine getirmesi, şehadet ve esaretten en güzel sonucu almış olması onun üstün ahlaki özelliklere sahip olduğunu göstermektedir. Zira böyle bir kafilenin başında bulunmak; sabır, affetmek, vefa, ihlâs, fedakârlık ve şecaat gibi üstün meziyetler gerektirir. Hz. Zeynep (s.a) bu özelliklere ziyadesiyle sahip bir hanımdı. O, Kerbela olayını ve bu olaydaki vazifelerini daha küçük bir çocukken annesi Fatıma'dan öğrenmişti. Mesela bazı maktel kitaplarında şöyle zikredilmiştir: Hz. Fatıma kendi eliyle dokumuş olduğu bir gömleği Zeynep’e (s.a) verdi ve Kerbela'da veda anında bu gömleği Hüseyin'e vermesini istedi. Ayrıca veda anında Hüseyin'in boğazından öpmesini istedi. Emiru’l-Muminin (a.s) de kızını Kerbela olayından haberdar etmişti. Dolayısıyla Hz. Zeynep (s.a) çocukluk yıllarından itibaren Kerbela hareketinin eğitimini almış ve tefekkürle yetişmişti. O, tam bir hazırlık ve basiret üzere en başından beri kardeşinin yanında yer aldı ve samimi bir şekilde bu kıyamdaki görevini ifa etti.

Hz. Zeynep’i (s.a) bu harekette başarılı kılan ahlaki özelliklerini bu celsede şerh etmek imkânsızdır. Fakat bu özelliklerden birkaçına kısaca değinmekle yetineceğiz. Bu sıfatların şerhini başka bir celseye bırakacağız.

Hz. Zeynep’in (s.a) Şecaati

Şecaatin üç aşaması veya manası vardır: Birinci mertebe, başkalarından korkmamak, özellikle de zorba ve güçlü kimselerden korkmamak. İkinci mertebe, birincisinden bir merhale üstündür. Nefse ve nefsani isteklere hâkim olmak manasına gelir. Fakat bu iki mertebeden daha üstün bir mertebe vardır. O da şudur: İnsanın dünya hayatının gel-gitlerinde kendisini kaybetmemesi. Hz. Zeynep şecaatin her üç mertebesine üstün derecede sahipti.

Hz. Zeynep’in (s.a) İzzet ve Kudreti

Hz. Zeynep (s.a), esaret günlerinde şecaatin birinci manasını hakkıyla yerine getirdi. İbn-i Ziyad ve Yezid gibi zorba ve zahiren güçlü olan şahsiyetlerin mantık dışı sözlerinin karşısında izzetli ve kudretli bir duruş sergiledi.

İbn-i Ziyad'ın meclisine esirler girdiği sırada Hz. Zeynep (s.a) namahremlere görünmemek için sarayın bir köşesine oturdu. İbn-i Ziyad ona dönerek şöyle dedi: Allah'ın size ne yaptığını gördün mü?

Hz. Zeynep (s.a) ayağa kalktı ve tam bir inanç ve kararlılıkla şöyle dedi:

Ben güzellikten başka bir şey görmedim. Kardeşimin şehadeti, bizim esaretimiz ve senin saygısızlığın benim gözümde güzellikten başka bir şey değildir. Zira şehadetle esaret bizim yazgımızdı ve senin kökünü yakacaktır. Bu mektep daima yaşayacaktır ve sen çok yakında ölüp gideceksin. O halde bekle de gör: Kim rezil ve rüsva olmuştur? Annen yasında otursun senin!

İbn-i Ziyad onun bu sözleri karşısında o kadar hiddetlendi ki Zeynep’in (s.a) öldürülmesi emrini verdi ama ilahi meşiyet onun bu uğursuz niyetini gerçekleştirmesine mani oldu.

Yezid'in meclisinde de Zeynep’in (s.a) şu sözlerine şahit oluyoruz:

Ey Yezid, esir olarak şehir şehir dolaştırmakla bu geniş yeryüzünü ve bu fezayı bize dar ettiğini, bizi Allah katında hor ve zelil, kendini de yücelttiğini ve bu olayların da senin yüce makamından olduğunu mu sanırsın ki böyle övünüp seviniyorsun? Dünyayı abat ettiğin, şenlendirdiğin için çok mu mutlusun? Her şeyin istediğin gibi gerçekleşmesine ve saltanatı ele geçirmene çok mu seviniyorsun? Yavaş ol, yavaş ol! Allah'ın "O küfre sapanlar, kendilerine tanıdığımız süreyi, sakın kendileri için hayırlı sanmasınlar; biz onlara, ancak günahları daha da artsın diye süre vermekteyiz. Onlar için aşağılayıcı bir azap vardır" (Al-i İmrân, 178) buyurduğunu unuttun mu yoksa?

Ey (Mekke fethi sonrasında Peygamber tarafından) azat edilenlerin oğlu, kendi kadın ve cariyelerini örtüp Resulullah'ın kızlarını açık yüzlerle ve örtüsüz bir hâlde düşmanlarının yanında şehir şehir dolaştırman ve her konakta oranın sakinlerine teşhir etmen, yabancıya ve aşinaya bu savunmasız esirleri göstermen insaf ve adalet midir?

Soylu ve necip insanların ciğerini ağzına alıp emen, sonra da dışarı atan ve şehitlerin kanıyla beslenen (Hz. Hamza'nın ciğerini çiğneyen Yezid'in büyük annesi Hind'e işareten) birinden nasıl merhamet beklenebilir? Her zaman itiraz, husumet ve kinle bize bakan biri, elinden gelen her türlü kötülüğü neden yapmasın? Şimdi de bu yaptığıyla sanki günah işlememiş gibi, sarhoş ve mağrur bir hâlde, cennet gençlerinin efendisi Eba Abdillah'ın (Hz. Hüseyin'in) dişlerine çubukla vuruyor ve pervasızca "Bedir savaşında ölen büyüklerim, keşke burada olsalardı da bu durumu görerek çığlıklar atıp 'ellerin dert görmesin ey Yezid' deselerdi” diyorsun.

Evet, niye söylemeyesin ve niye bu şiiri okumayasın ki? Sen Muhammed (s.a.a) evlatlarının kanına buladın ellerini ve yeryüzünün yıldızları olan Abdulmuttalip oğullarını katlettin. Fakat sen bununla kendi ölüm ve bedbahtlığına zemin hazırladın. Şimdi de duyuyorlarmış gibi kendi kavminin büyüklerine sesleniyorsun. Ne var ki çok geçmeden sende onlara katılacak ve "Keşke ellerim kırılsaydı ve dilim lal olsaydı da bunları söylemeseydim." diyeceksin.

Ey güçlü Allah'ım! Bize zulmedenlerden intikamımızı ve hakkımızı al ve gazabının ateşinde yak onları!

Ey Yezid! Sen bu yaptıklarınla ancak kendi derini yüzdün ve kendi etini parçaladın. Çok geçmeyecek; Peygamber evlatlarının kanını dökmek ve Ehlibeytine saygısızlıkta bulunmakla yüklendiğin bu vebalin altında Peygamber'in huzuruna çıkacaksın. O gün Allah onları bir araya toplayacak ve haklarını alacaktır. "Allah yolunda ölenleri sakın ölüler sanmayın. Hayır onlar Rableri katında diridirler, rızıklanmaktadırlar." (Al-i İmrân, 169)

Allah'ın hükmedici, Muhammed'in (s.a.a) davacı ve Cebrail'in de ona yardımcı olacağı gün senin için yeterlidir. Seni bu makama getirerek Müslümanların sırtına bindirenler, zalimler arasında ne de kötü bir bedel seçtiklerini çok yakında anlayacaklar. Hangimizin daha bedbaht olduğunu bilecekler.

Sen konuşulmayacak kadar değersiz birisin. Ama bu durum seninle konuşmaya (bizi) mecbur etmiştir. Seni kınamak ve zemmetmekse benim gözümde değerli ve büyük bir iştir. Fakat gözler ağlıyor ve sineler de gam ateşiyle yanıyor. Ah, Allah ordusunun şeytan ordusunun eliyle öldürülmesi ne ilginçtir! Bizim kanımız bu ellerden akıyor ve etlerimiz ise ağızlarında çiğneniyor. O tayyib ve pak bedenler, yer üstünde kalmıştır...

Ey Yezid! Eğer bugün galip gelerek, bunu ganimet biliyorsan, yarın yaptıklarından başka bir şey göremeyeceğin gün bunun hesabını vereceksin. Allah kullarına zulmetmez. Biz de şikâyetimizi ona yöneltiyoruz. Çünkü O'dur sığınağımız.

Ey Yezid! Kendi işinle meşgul ol, istediğin şekilde düzen kur, hile yap ve çalış. Ancak Allah'a andolsun ki bizim adımızı silemeyecek, vahyimizi söndüremeyecek ve öldüremeyeceksin, işimizi bitiremeyeceksin. Alnındaki bu lekeyi de silemeyeceksin. Çünkü aklın alil, yaşayacağın günler az ve kalildir. Münadi "Allah'ın lâneti zalimlerin üzerine olsun" diye seslendiğinde, o gün bu topluluğun dağılmış olacaktır.

Allah'a hamdolsun ki başlangıcımızı saadet ve mağfiret, sonumuzu da şehadet ve rahmet kıldı. Allah'tan istiyoruz ki nimetini, şehitlerimize tamamlasın; mükâfatlarını artırsın ve bizleri de salih haleflerden kılsın. Çünkü o, bağışlayandır; şefkatlidir. "Allah bize yeter; ne de güzel vekildir O.

Yezid'in Hz. Zeynep (s.a) ve İmam Seccad'ın Karşısındaki Korkusu

Hz. Zeynep (s.a)  ve İmam Seccad'ın (a.s) Şam'da Yezid'in karşısındaki şecaatli duruşları Yezid'i rezil-rüsvay etti. Ümeyye oğullarının maskesini düşürdü. Başta zafer sarhoşluğuyla gururlanan Yezid bu defa pişmanlık izhar etmeye ve işlenen cinayetin sorumluluğunu İbn-i Ziyad'ın üzerine yıkmaya çalıştı. Dolayısıyla bazı Şamlıların tavsiye ettiği gibi esirleri öldürmedi. Aksine onların bir grup muhafızla birlikte Medine'ye gönderilmelerini emretti. Zira o daha fazla rezil olmaktan ve kamu vicdanında daha fazla mahkum olmaktan kendisini kurtarmak istedi.

Hz. Zeynep (s.a) Sorumluluk Abidesi

Şecaatin hatta birinci mertebesine sahip olmak insana vazifesini bilmek ve onun gereği gibi davranmak sorumluluğu yükler; vazifesini yaparken de korkmamasını sağlar. Hz. Zeynep böyle idi. Yani vazifesini biliyordu ve onu yerine getirme noktasında da hiç kimseden çekinmiyordu. Konuşması ve hutbe okuması icap ettiğinde konuşmuş ve Ümeyye oğullarının çirkin yüzünü ifşa etmiştir. Onun Kufe sokaklarında, İbn-i Ziyad ve Yezid'in meclislerinde okuduğu hutbeler İmam Hüseyin'in şehadetindeki hedeflerini ortaya koymuş, zalimlerin yüzlerindeki maskeyi düşürmüştür. O hutbeler tarihe kaydedilmiştir. Onun hutbeleri Kufe'de ve Şam'da devrim etkisi yarattı. Hatta Kufe halkı kıyam etmek için izin istediler. Fakat İmam Seccad (a.s) o an için mevcut şartları bunu uygun görmedi.

Hz. Zeynep’in (s.a) Takvası

Bu, aslında şecaatin ikinci mertebesidir. Yani insanın nefsani isteklerine hâkim olması, bu isteklere aykırı davranması. Peygamberimiz (s.a.a) bu hususta şöyle buyurmuştur: İnsanların en şecaatlisi nefsine galip gelenidir.

Yani ilahi emirleri nefsani isteklerine tercih etmek, vacip amelleri hatta müstehapları yerine getirmek… Hz. Zeynep o zorlu esaret günlerinde dahi gece namazını terk etmemiştir. Allah'a kulluğunuz ne kadar güçlü olursa o kadar güçlü olursunuz. Unutmayın ki Allah dostlarını bu kadar güçlü kılan şey, onların Allah'a olan kulluklarındaki kararlılıklarıdır. Hz. Zeyneb bu yönüyle de bir takva abidesiydi.

Hz. Zeynep’in (s.a) Gece Namazına Verdiği Önem

Hz. Zeynep esaretin o zor günlerinde hatta Aşura akşamında teheccüd namazını terk etmemiştir. Aşura akşamı Zeynep için en çetin akşamdı. Görmüş olduğu onca musibetten sonra geride kalan esirler için de bir sığınaktı Zeynep. Yani o hem kaybettiği azizlerinin yasını tutmakta hem de geride kalan matem zedeleri teselli etmekte… Ne kadar zordu o gece… Yarı yanmış bir çadırda toplanmışlardı… Kaybolan çocukların peşinden gidiyor.. Onları bulup getiriyordu… Gece yarısına kadar bütün çocukları topladı… Sonra birini gönderip Ömer b. Sad'dan su istedi. Çocuklara su verdikten sonra İmam Seccad'ın yanına gitti ve oturduğu yerde gece namazını kıldı… Şiddetli şekilde hasta olan İmam Seccad da uzanmış olduğu halde namazını kıldı…

Hz. Zeynep’in (s.a) Sükûnet ve Vakarı

Hz. Zeynep (s.a) sahip olduğu Allah aşkı, ibadet ve takvasıyla müthiş bir sükûnet ve vakara sahipti. Bütün esirlerin teselli kaynağıydı. Onlara güven telkin ediyordu. Görmüş olduğu musibetler karşısında kendisini kaybetmemişti. Büyük bir metanet ve sabır timsaliydi adeta. Bu, takva ve ibadetin doğal sonucudur.