Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA-Ayetullah Şeyh Muhammed Bahari Hamedani’nin (kuddise sirruh) arif-i kamil Ahund Molla Hüseyin Kuli Hamedani’nin (kuddise sirruh) en başarılı ve mücadeleci öğrencisi olduğunu belirtmişlerdir. Uzun yıllar üstadın mahzarından yararlanmış ve Şuhut ve Marifetlerde yüce derece ve mertebelere ulaşmıştır. Ayetullah Şeyh Muhammed Bahari (kuddise sirruh) için bu kadar şeref ve kemal yeterlidir ki Merhum Allame Tabatabai (kuddise sirruh) üstadı büyük arif Allame Seyyid Ali Gazi’den onun hakkında şunu nakletmiştir: “Merhum üstadımız Ağa Hacı Seyyid Ahmet Kerbelai (kuddise sirruh) şöyle buyurmaktaydı: ‘Bizler devamlı merhum Ayetu’l Hak Ahund Molla Hüseyin Kuli Hamedani’nin hizmetinde idik ve Ahund (üstadımız) yüzde yüz bizim için vardı, ancak Hacı Şeyh Muhammed Bahari, Ahund’la tanışıp dostluk ve ilişki kurduğu vakit ve her daim onun hizmetinde olmaya başlayınca Ahund’u bizden çaldı.
Merhum Seyyid Muhsin Emin onun hakkında şöyle demektedir:
O, rabbani bir alim ve murakıp bir salikti… Yüce sıfatlara ve ulvi makamlara sahipti… Her an murakıba halinde idi ve vücudu tam bir kutsiyet içindeydi…
Şeyh Muhammed Bahari, 9 Ramazan 1235 hicri kameri yılında Hamedan şehrinin Bahar ilçesinde fani dünyaya gözlerini yummuş ve ebedi yurduna ve hakkın rahmeti civarına uçmuştur. Şu anda mutahhar kabri aşıkların uğrak yeridir. Merhumun ziyaretçilerini iyi ağırladığı meşhurdur.
***
Merhum Ayetullah Şeyh Muhammed Bahari’den Seyri Suluk yolcuları için tavsiyeler: Bismihi Tebareke ve Tekaddese
Şeyh Ahmed’e[1] gerekli olan şey, iyice düşünmesidir. Bakmalıdır ki ‘Kul ve bende midir, yoksa azat ve özgür müdür? Kendisi bilir, istediği şeyi yapabilir. Ve eğer bende ve kul olduğunu anlarsa, Mevla ve efendisi vardır. Kendi başına değildir. Her ne iş yaparsa velev elini sebepsiz yere hareket ettirmişse bile ondan sual olunacaktır. Ve o, doğru bir cevap vermek zorundadır. Dolayısıyla tüm çabası Mevla ve efendisinin rızası için olmalıdır. İsterse başkaları o işinden asla razı olmasınlar. Hakiki Mevla’nın –Celle Ş’anuhu- takva ve sakınma dışında razılık ve hoşnutluğu kazanılmaz. Yaratılma gayesinin asıl amacı, kul ve Mevla arasında muhabbet ve marifet olmadan gerçekleşmez. Çaresi olmayan takvanın elde edilmesi birkaç şeye ihtiyaç duymaktadır:
1. Birincisi günahlardan sakınmalı ve günahları detaylı bir şekilde öğrenmelidir. Günahların her birisini kendi yerinde terk etmelidir. Vacip ve farzları terk etmek günahlardandır. Dolayısıyla vacip ve farzlar imkân ölçüsünde öğrenilmeli ve amel edilmelidir. Ve bu açıktır ki günahlarla, muhabbet ve marifet sebeplerinin bir işi olmaz.[2] Eğer düşmanlık sebepleri olmaz ve eğer Şeyh Ahmet[3] derse ki: ‘Ben bir anda günahları terk edemem, mutlaka onunla karşılaşırım.’ Bunun cevabı budur ki: ‘Günahtan sonra tövbe edebilirsin.’ Her kim günahtan tövbe ederse, günah işlemeyen gibidir. Öyleyse bu evde[4] ümitsizliğe kapılmak ve meyus olmamak gerekir. Velev yetmiş peygamberin başını da kesse, tövbesinin kabul olması mümkündür. Onun Mevla ve efendisi (Yüce Allah) onun (günah işleyen şahsın) hasımlarını kendi kerem ve cömertlik madeni ile razı etmeye kadirdir…
2. İkinci olarak mehma emken (yani mümkün olduğu kadarıyla) mekruhlardan da sakınması gerekir. Ve imkan ölçüsünde müstapları da yerine getirmeli ve mekruh şeyleri gözünde küçülterek her mekruh caizdir (yani mekruhlar yapılabilir) dememelidir, çünkü belki de bir mekruhu terk etmek Mevla katında her şeyden daha sevimli olabilir yahut küçük bir müstahabbı yerine getirmek Onun katında en değerli ve (Allah’a en) yakınlaştırıcı şey olabilir. Ve bu teamülle örf ve geleneklerde zahir olacaktır.
3. Üçüncü olarak, zaruret ve gerekli miktar dışında mubahları[5] terk etmektir. Gerçi Şari’ Mukaddes[6] bir çok şeyi ihtiyacı olmayanlar için mubah karar kılmıştır, ancak batında (ve gerçekte) bende ve kulunun O’ndan başkasıyla dünya işleri ile meşgul olmasına temayülü yoktur ve dolayısıyla kulun Mevla ve efendisinin temayülüne binaen, bu boş ve saçma şeylerin tamamını ya da bazılarını (hepsi olmasa da en azından bazılarını) terk etmesi gerekir. İsterse onlarla meşgul olmak haram olmasın, Peygamberlere uymak ve Pak ve Mutahhar İmamlara tabi olmak için. (yani Peygamber ve İmamlara bu şekilde uyarak tabi olmuş olsun, çünkü onlar mubah şeyleri de yapmıyorlardı. Yaptıkları ya farz ya da müstahaptı.)
4. Dördüncü olarak, ma sevallahı (Allah dışındaki şeyleri) terk etmeli ve kalbinde O’ndan başkasına yol vermemelidir. Hace (Hafız) nasıl söylemiş:
Yoktur kalbimin levhasında yârin kametinin elifinden başka bir şey
Ne yapayım ki üstadım başka bir söz öğretmedi…
Eğer Şeyh Ahmet Cenapları derse: “Geçim, kadın, çocuk, dost ve arkadaşlara olan bunca tutkunluk ve bağlılıkla insan nasıl ma sevayı (Allah’tan başka şeyleri) terk edebilir, kalbinde O’nun yâdından başkasına yer vermeyebilir? Bu durum, geleneksel durumlar esasına göre uzak bir şey ve olmayacak bir şeydir.”
Cevap olarak şöyle deriz: “Senin terk etmen gereken miktar, seni O’nu –Celle Şanuhu- anmaktan alıkoyan herkestir. O kişiyle vacip ve zaruret miktarı dışında birlikte olmamalısın. Ama sana Allah’ı hatırlatacak kimselerin meclislerini terk etmen doğru değildir. Hz. İsa (ale nebiyyina ve alihi ve aleyhi selam) şöyle buyurmuştur: “Gördüğünüzde size Allah’ı hatırlatacak insanlarla muaşeret ve arkadaşlık ediniz.”
Sonuç olarak, Allah’ı talep eden kimse eğer sadıksa, her şeyden yavaş yavaş ünsiyet ve alışkanlığını koparmalı ve her an O’nun yâdı ve zikri ile olmalıdır. Yalnızca bu yolda onun işine yarayacak o da o işin gerekliliği miktarınca o insanlarla birlikte olabilir. Dolayısıyla onlarla birlikte olmak, Allah’ın yâdıyla çelişmez.[7]
Bu insanlara muhabbet duymakta İlahi –Celle Şanuhu- muhabbet nurundandır ve İlahi muhabbetle bir tezadı yoktur.
Eğer Şeyh[8] derse: “Bunlar hak ve doğrudur, lakin ben bu durumda bunları yerine getirmeyi başaramam, zira insan ve cin şeytanlar çevremizi kuşatmıştır, her an vesvese etmekteler, her an engeldirler. Ve bizler bir anda kenara çekilemeyiz.
Geçim durumuma halel gelir ve kendi başımın çaresine bile bakamam, kaldı ki başkalarının işine karışmadan kendimle meşgul olayım! Biz nere bu sözler nere?”[9]
Cevap olarak deriz ki: “Eğer işler bunlarsa, evet dediğin gibi bu şekildedir. Hatta bundan bile daha büyüktür. İnsana dağ gibi gelir (ilk bakışta), lakin sorun buradadır ki teklif külfet değildir, işler tedricidir. Dolayısıyla tedriciyse, artık işler rayına oturur. İnsanlar tedrici ve yavaş yavaş doğan, şahin ve diğer avcı kuşları evcilleştirmiş ve ele almışlardır. Dolayısıyla sözün özü şudur ki her ne derecede olursan ol, yarım ramak bile olsa, kolayca yapabileceğin ölçüdedir. Eğer onu ihmal etmezsen, onu yerine getirirsin. Bir şekilde senin gıdanı da arttırır. Zira ki şöyle buyurmuştur: “Sen bir karış gel, ben bir zira.”
Eğer ne, müsamaha eder ve ihmal edersen, o miktar gıdanda yok olmakla yüz yüze kalır. Örneğin akşamdan sabaha kadar uyudun ve uyanma düşüncen vardı, ama olmadı uyanamadın. Şimdiki sabahın ilk saatleridir ve artık müteveccih oldun ve bilincin yerindeyse kalk ve tuluayn (yani sabahın ezan saati ile güneş doğana kadarki zaman dilimi) sırasında uyanık kal. Bunun kendisi bile kendi haddi zatında feyiz ve Allah’tan –Celle Celaluhu- tevfiktir. Bunu (gece uyanmamayı) kendin için müsamaha ve ihmal ederek takviye etme. Şeytana kulak verme ki şöyle demektedir: “Sabah namazına daha çok var, biraz daha uyu.”
Onun garazı bellidir. Aynı şekilde bir yerde oturdun ve faydasız ve boş şeyler konuştun. Kalbin karardı, ancak yarım saat daha erken kalkabilir ve tedbir alabilirsin. Öyleyse artık bu yarım saatini elden verme. Kalk ve git oradan. Zaten ne faydası var ki? Sabahtan beridir harap işlerle meşgulsün, yine de tüm bunlara rağmen bir çok şey yapabilirsin. İnşallah Teala.
Öyleyse Şeyh Ahmed’e yazdığım tertip esasına göre bunlara amel etmesi gerekir:
1. Evvela, her ne işi varsa, o vaktini zayi etmemeli ve bazı vakitlerini boşa harcamamalı. He şey için bir vakit tayin etmeli. Vakitleri taksim etmelidir. İbadet için de bir vakit tayin etmelidir. O vakitte ibadetten başka bir şey yapmamalıdır. Bir vakti geçimini sağlamak için karar vermelidir. Bir vaktini ailesinin işleriyle ilgilenmek için ayırmalıdır. Bir vaktini yiyecek ve içeceği için ayırmalıdır. Bunların düzenini karıştırmamalı, tertibi bozmamalıdır ki hiçbir vakti boşa harcanmamış olsun.
Mehma emken (yani mümkün olduğu miktarda) gecenin ilk saatini yatma saati olarak belirlemelidir. Gecenin son saatini kaybetmemek için boş yere oturmamalı ve ister istemez (gece namaz kılmak için uyandığında) uykusu gelmemelidir.
Taharetli (abdestli) olarak uyumalıdır.
Nakledilmiş duaları okumalıdır. Özellikle Hz. Sıddıka-ı Tahire’nin (s.a) tesbihini zikretmelidir. (34 kere Allah-u Ekber, 33 Kere Elhamdulillah ve 33 kere Subhanallah)
Dolu mide ile kendini cenabet etmemelidir.
Sabah olmadan kalkmalıdır. Uyanır uyanmaz şükür secdesi etmelidir. Eğer kendisi uyanamıyorsa uyanmasını sağlayacak imkanı sağlamalıdır (saat kurmalıdır.) uyandıktan sonra göklere bakmalı ve başlangıcı “اِنَّ فٖى خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ” (Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında…)[10] olan ve اِنَّكَ لَا تُخْلِفُ الْمٖيعَاد (Şüphesiz sen, va’dinden dönmezsin.)[11] ile biten ayetleri okumalı.[12] Sonra kendisini temizlemeli ve abdest almalıdır. Dişlerini fırçalamalı ve koku sürmelidir. Seccadesinin üzerine oturmalı ve “İlahi garet nucumu semaike…”[13] duasını okumalıdır.
Sonra gece namazına başlamalıdır. Fakihlerin (rızvanullahi aleyhim) yazdığı tertibe göre namaz kılmalıdır. Şeyh Bahai’nin (rahmetullahi aleyh) “Miftatu’l Felah” kitabı ve başkalarının “Mesabih” kitaplarında belirtildiği gibi olmalıdır. Kendi vaktini uzun ve kısalığına göre ayarlamalıdır.
Sonuç olarak, güneş doğana kadar vaktini ibadete vermelidir. İbadetten başka hiçbir şeyle meşgul olmamalıdır. Başka işlerini o saate kaydırmamalıdır.
Meşru olan zikir ve virtlerle meşgul olmalıdır, eğer henüz fikir ve düşünce ehli olmamışsa. Ama eğer düşünce ve tefekkür yoluna girmişse, elinde olduğu kadarıyla, bu saatler içinde ona amel etmelidir. Eğer kolayca tefekkür edebiliyorsa, bazı virt ve takibat yerine tefekküre yönelmelidir. Eğer tefekkür görüşü donuk ve camit ise onu terk etmeli ve zikrin peşine düşmelidir. Hangi amelin kendisinde daha çok etki ettiğine bakmalı ve onu öteki virtlere öncelikli kılmalıdır. İster Kur’an kıraati, ister münacat, ister dua, ister zikir, ister namaz, isterse secde olsun.
Ondan sonra, ev işlerinin tertibine yönelmelidir. Zaruret miktarınca ev halkıyla haşir neşir olmalıdır. Pazara (çarşı ve işyerine) gitmeli ve her kimi yolda görürse selamdan başka bir şey söylememeli ve kendi zikri ile meşgul olmalıdır. Pazar (ve çarşıya) girmeden önce pazar (ve çarşıya) mahsus zikri okumalı ve kendi iş yerini açmalıdır. Kendi işine odaklanmalıdır. Pazar yerinde zikir etmenin çok sevabı vardır.
Pazar yerinde tezekkür veren kişi, karanlık evdeki ışık gibidir. İster istemez kendini insanların dünyevi işlerine kaptırmamalıdır. İnsanları kendi başına toplamamalıdır. Hatta öğüt ve vaaz bile vermemelidir. Evet, eğer birisinden bir münker (kötü ve yanlış bir şey) görürse güzel bir yolla onu eğer def edebilirse defetsin. Ve eğer etkisinin olmayacağını anlar ya da daha da kötü olmasına neden olacağını düşünürse, olaya asla el atmamalı ve karışmamalıdır.
Namazın has vakitlerine dikkat etmelidir.
İmkân ölçüsünde taharetli (abdestli) olmalıdır.
Sabah namazından sonra 100 kere istiğfar (estağfirullahe rabbi ve etubu ileyh) 100 kere tevhit kelimesini (la ilahe illallah) 11 kere İhlas suresini ve 100 kere salavat (Allahumme salli ale muhammed ve al-i muhammed ve accil ferecehum) terk edilmemelidir.
İkindi namazından sonraki has istiğfarı 10 kadir suresi ile birlikte okumalı.
İmkânı ölçüsünde oruç tutmalıdır.
Özellikle her (kameri) ayın üç günü ayın ilk ve son günkü Perşembe günü ile ayın ortasındaki Çarşamba günü. Tabi eğer insanın mizaç ve yapısı buna müsaitse böyle yapmalıdır, yoksa mizaca riayet etmek önceliklidir. Zira beden insanın merkebidir. Eğer darbe yerse yere düşer. Dolayısıyla ona çokta fazla yüklenmemek gerekir, sonra asi olur ve itaat etmez. “En üstün iş, vasat olanıdır.” (yani en üstün iş, itidalli olan iştir.) bu tüm işlerde geçerlidir. İfrat ve tefrit sahih değildir. Ve iki kötü arasındaki iyi olan şeye yönelmeli.
Gecenin hangi yerinde olursa olsun uzun bir secde yapmak güzeldir. Bedenin yorulmayacağı kadar olmalıdır. Secdedeki zikri ise mübarek “Subhane rabbiye’l A’la ve bihamdihi” zikri olmalıdır. Ve mümkün olduğunca söylediği her şey kalbinde hazır olmalıdır. Fikri başka yerlere kaymamalı ve devamlı olmalıdır. Amel artık terk edilmeyecek şekilde meleke ve onun adeti olmalıdır.
Şu anda konu ve mesele bundan daha fazlasını kaldırmaz. Bu birkaç kelime “ale sebili’l ihtisar” (yani özet olarak) kabilinden idi. Eğer başka konular da gerekli olursa, belki ileride yazılır, inşallah.
Muhammed Bahari Hamedani tarafından yazıldı.
İltiması dua talep etmektedir her an.
Devam edecek…
ABNA.İR
--------------------------------------------------------------------------------
[1] — Mektuptan anlaşıldığı kadarıyla Şeyh Ahmet denilen kişi, Şeyh Muhammed Bahari’nin öğrencilerinden biridir. Buradaki tavsiyeler ona yöneliktir, ancak seyri suluk yolunda ilerleyen ileri aşamadaki kişiler için bu tavsiyeler söylenmektedir. Ancak burada buna dikkat etmek gerekir ki burada anlatılan düsturlar (tezekkür ve insanı harekete geçiren sözler değil) herkese yönelik değildir. Üstat kontrolü olmadan kendi başına yapılacak ameller insana fayda getirmeyeceği gibi insanı bu yoldan alıkoyabilmektedir. Dolayısıyla burada zikredilen düsturlara kendi başına amel edilmesi kesinlikle uygun değildir.
[2] - Yani eğer günah varsa Allah’a götüren iki yol olan marifet ve muhabbet yolunun sebepleri insana açılmaz. Allah’a ulaşmak isteyen önce günahlardan arınmak zorundadır.
[3] - Şeyh Muhammed Bahari’nin mektuptaki muhatabı olan kişi.
[4] - Allah’a giden yol seyri suluk ve marifet kapısında…
[5] — Yapılmasında veya terkinde dinî yönden hiçbir mahzuru bulunmayan, yani, mükellefin yapıp yapmamakta tamamen serbest olduğu işlerdir.
[6] — Şeriat kanunlarını belirleyen Allah ve Onun emirlerini icra eden Hz. Peygamber efendimiz (s.a.a).
[7] — Allah’a ulaşmak için aile, arkadaş ve dostlar salikin ilerlemesine mani değillerse tam tersi yerine göre yardımcı oluyorlarsa bunun kendisi de Allah’ı anmakla iç içedir ve tezadı yoktur. Ancak eğer bu kişiler salike mani olurlarsa o oranda (zaruret ve Allah’ın emirleri miktarınca) onlardan uzak durmalıdır. Bunun anlamı onları tamamen terk etmek ve inzivaya çekilmek demek değildir. Şeriatın emirleri miktarınca eşine, çocuklarına, komşularına, arkadaşlarına… Gerektiği miktarda ilgi göstermek ve o haddin dışına çıkmamaktır…
[8] - Şeyh Muhammed Bahari’nin mektuptaki muhatabı olan kişi.
[9] —Yani bu sözler bizi aşar, bu sözler bizim kapasitemizin çok üstünde bir şeydir. Biz başkalarıyla içli dışlı olmadan kendi başımızın çaresine bakamayız.
[10] — Al-i İmran, 190.
[11] — Al-i İmran, 194.
[12] — Yani Al-i İmran Suresinin 190. Ayetinden 194. Ayetine kadar okumalı: “Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde temiz akıl sahipleri için gerçekten ayetler vardır. Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allah'ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle derler:) Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru! "Rabbimiz, şüphesiz Sen kimi ateşe sokarsan, artık onu 'hor ve aşağılık' kılmışsındır; zulmedenlerin yardımcıları yoktur." Ey Rabbimiz! Gerçek şu ki biz, «Rabbinize inanın!» diye imana çağıran bir davetçiyi (Peygamber'i, Kur'an'ı) işittik, hemen iman ettik. Artık bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, ruhumuzu iyilerle beraber al, ey Rabbimiz! "Rabbimiz, elçilerine va'dettiklerini bize ver, kıyamet gününde de bizi 'hor ve aşağılık' kılma. Şüphesiz Sen, va'dine muhalefet etmeyensin."
[13] - الهى غارت نجوم سمائك ، و نامت عيون انامك ، و هدات اصوات عبادك و انعامك ، و غلقت الملوك عليها ابوابها، و طاف عليها حراسها، و احتجبوا عمن يساءلهم حاجة ، او ينتجع منهم فائدة ، و انت الهى حى قيوم ، لا تاءخذك سنة و لا نوم ، و لا يشغلك شى ء عن شى ء، ابواب سمائك لمن دعاك مفتحات ، و خزائنك غير مغلقات ، و ابواب رحمتك غير محجوبات ، و فوائدك لمن ساءلك غير محظورات ، بل هى مبذولات