Bismihi Teala!
Yusuf Hayaloğlunun sözlerini yazdığı ve Rahmetli Ahmet Kayanın seslendirdiği “entel maganda” isimli bir eser var. Hayaloğlu bu şiirinde, oportünizme bulaşmış pragmatist sahte sosyalistlerin ipini pazarlığa çıkarır.
“piposu ağız kenarında
bodrum' un entel barında
herkesin yargılamaktan
kimse kalmamış yanında.
sakalları şarap tasında
dikilmiş barın ortasında
tanınsın diye bekliyor
sanırsın dev aynasında.
behey sanat hırsızı
behey üretme kabızı
birazcık efendi ol
bırak elinden şu sazı.
bir eli televizyonda
öteki eli basında
bir şeylerin tadı kalmış
dişlerinin arasında.
başkalarına hümanist
karısına karşı dayı
nasıl beceriyor bilmem
ikisi birden olmayı.
behey sanat hırsızı
behey üretme kabızı
birazcık efendi ol
bırak elinden şu sazı.
konuşurken solcusun
yaşarken karambolcusun
oportinizme bulaşmış
tipik bir orta yolcusun.
bir allah’ çı bir kulcusun
bir davulcu bir pulcusun
ne kadar inkar etsen de
hem jigolo hem dulcusun.
o yandasın bu yandasın
hovardasın hep bardasın
artık rol yapmayı bırak
sen bir entel magandasın.
behey sanat hırsızı
behey üretme kabızı
birazcık efendi ol
zehir etme şu yazı.”
Bu tür insanların bir de abdestli versiyonu var. Kendilerini ileri görüşlü rasyonalist, strateji uzmanı, ortadoğu ve İran uzmanı ve siyasi analist olarak gören ve eleştirel aklın önceliğinden dem vuran bazı şahıslar bu günlerde inkılapçı müslümanlara akıl vermeye çalışıyor, İrandaki fitneci yeşil hareketin sözcülüğünü yapıyorlar. Bu da yetmezmiş gibi İmam Humeyninin velayet-i faqih kuramına amansız saldırılar başlatmışlardır.
Bununla neyi amaçladıklarına anlamak için de kahin olmağa gerek yoktur. Bir takım mahvillerin örtülü ihsanlarına nail olmak, siyasette kendilerine alan açmak arzusu taşımaktadırlar. Bir dönem birlikte fotoğraf çektirip bu fotoğrafı sayfalarında paylaşıp bununla iftihar edenler, bugünlerde bu siyasi figürleri yerden yere vurmakta beis görmemektedirler.
Veliyy-i Fakih’i itibarsızlaştırmağa çalışan ve her gün birilerine akıl dağıtan sivri zakalılar, heva hevesinin esiri olmuş çağdaş Şebes’lerdir. Onlar İmam Alinin takvasının ve ibadetinin lezzetini bilmelerine rağmen, Hureyre gibi Muaviyenin yağlı sofrasına oturmadan edemezler.
“Şebes b. Rib’i Temimi Yerbui Kufi” İslam tarihinin en esrarengiz şahsiyetlerinden biridir. Hristiyan’dı, sonra Müslümanlığı kabul etti.
Hz. Peygamber’in vefatından sonra nübüvvet iddiasında bulunan Secâh’ın müezzinliğini yapmıştı.
Üçüncü halife Osman’a karşı çıkan ayaklanmada halkı ona karşı kışkırttı ve ayaklanmada büyük rol oynadı.
İmam Ali’nin (a.s) hilafeti döneminde onun yardımcılarından oldu.
Şebes bin Rebi’ Sıffîn Savaşında İmam Ali’nin komutanlarından biriydi. İmam Ali; Beşir b. Amr el-Ensârî, Said b. Kays el-Hemedanî ve şebis b. Ri-bi es-Sehmî´yi yanına çağırarak onlara şöyle dedi:
- Şu adamın (Muaviye´nin) yanına gidin. Onu itaata ve cemaata katılmaya davet edin. Ve size söyleceklerini aklınızda tutun ve gelip bana anlatın.
îbn Cerir'in rivayetine göre Hz. Ali, Adiy b. Hatim, Yezid b. Kays el-Erhabî, Şebis b. Ribî ve Ziyad b. Hafsa'yı Muaviye'nin yanına gönderdi. Bunlar, Muaviye'nin yanına vardıklarında Amr b. As da Muaviye'nin yanında oturmaktaydı. Adiy B. Hatim’den sonra, Şebis b. Rib'i söz aldı ve şöyle dedi:
- Allah aşkına söyle bakalım ey Muaviye, eğer Ammar b. Yasir'i ele geçirecek olsaydın, Osman'ın kanma karşılık onu Öldürür müydün?
- Eğer onu ele geçirseydim, Osman'ın kanına karşılık olarak değil de Osman'ın kölesinin kanına karşılık olarak onu öldürürdüm.
- Yerin ve göğün ilahına yemin ederim ki, kelleler omuzlardan düş¬medikçe ve yerin olanca genişliği daralmadıkça sen Ammar b. Yasir'i ele geçiremiyeceksin.
- Böyle olsaydı yeryüzü sana daha dar gelecekti.
Bu konuşmalardan sonra heyet, Muaviye'nin yanından çıkıp Hz. Ali'nin yanına dönmüştü.
Hakem olayında İmam Aliye hakemliği zorla kabul ettiren Hâricîler, sonradan farklı nedenlerden dolayı bu düşüncelerinden pişman olmuşlar ve Hz. Ali’den de kararından dönmesini istemişlerdi. Hz. Ali’nin kararından dönmemesi üzerine Harûra’ya çekilmişler ve orada kendilerine, Şebes b. Rib’î et-Temîmî’yi askeri komutan, Abdullah b. el-Keva el-Yeşkurî’yi de namaz kıldırmak üzere imam seçmişlerdi. Şebes, bunların durumunu anlayıp, sapıklılarını görünce onlardan ayrıldı.
Yeniden İmam Ali’nin ordusuna döndü Nehrevan savaşında ordunun sol kanadına komutanlık etti ve ayrıldığı Haricilerle savaştı.
Hz. Hüseyin’in Yezid’e biat etmeyip Mekke’ye gideceğini haber alan Kûfeliler’den bilhassa Şebes b. Rib’î ve Süleyman b. Surad gibi bazı ileri gelenler, onu hilâfete getirmek için kendisine davet mektupları yazdılar. Ayrıca, Ebu Abdullah el Cedeli başkanlığında bir heyet gönderdiler. Kûfeliler, bu davetlerini yaparlarken, Yezid’i tanımadıklarını, Hz. Hüseyin’e halife olarak biat etmek istediklerini yazıyorlardı.
Gönderilen mektuplarda şunlar yazılıydı: "Bilindiği gibi, Muaviye ölmüş ve Müslümanlar onun şerrinden kurtulmuştur. Bizi şaşkınlıktan kurtaracak bir İmam'a muhtacız. Şimdi biz Kûfe halkı olarak, bu şehirde Yezid'in valisi Numan b. Beşire karşı çıkıp, onunla her türlü ilişkiyi kesmiş bulunmaktayız. Hatta onun cemaatine bile katılmıyoruz. Sadece sizin gelmenizi bekliyoruz, elimizden gelen her yardımı sizin hedefiniz uğrunda esirgemeyeceğiz, sizin yolunuzda kendi canımız ve malımızdan da geçmeye hazırız."
Hz. Hüseyin, bu mektuplara şöyle cevap verdi: "Bismillahirrahmanirrahim. Ali’nin oğlu Hüseyn’den Kûfe şehrinin ileri gelen mümin ve Müslümanlarına. Allah'a hamd, O’nun Peygamber'ine selam ve salattan sonra, siz Küfe halkının en son mektubu “Hani ve Saîd vesilesiyle” bana ulaştı. Çoğunuzun birleştiği tek nokta şundan ibaretti: "İmam ve önderimiz yoktur. Bize, yani şehrimiz Küfe'ye gel ki Allah-u Teâla senin vesilenle bizi Hakk’a ve doğru yola hidayet etsin. Sizin bu taleplerinizi gerçekleştirmek emeliyle, amcam oğlu ve ailem arasında herkesten fazla itimat ettiğim bir kimseyi, “Müslim bin Akiyl”i size gönderiyorum. Ona halinizi, düşüncelerinizi, görüşlerinizi yakından öğrenip neticeyi bana bildirmesini emrettim. Eğer Küfe halkının ekseriyetinin isteği ve aranızdaki akıl ve fazilet sahibi kimselerin görüşü de elçilerinizin samimiyetle anlattıkları ve mektuplarınızda okuduğum ve zikrettiğiniz gibi olursa, ben de inşallah, pek yakında hareket edeceğim.” İmam Hüseyin, mektubunu şu cümleyle sona erdirdi: "Allah'a yemin ederim ki gerçek İmam, Allah'ın kitabıyla amel eden, adalete sarılan, Hakk’a boyun eğen ve kendisini sadece Allah yoluna adayan bir kimsedir. Vesselam…"
İmam Hüseyin, Kufe’lilerden biat alması için Kufe’ye Muslim bin Akil’i gönderdiğinde Kufe’de Muslim bin Akil’e ilk biat edenlerden biri yine Şebes idi.
Ubeydullah, Yezid tarafından Kufe’ye vali tayın edildi, Ubeydullah’ın tehditleri neticesinde İmam Hüseyin’in elçisinin etrafı boşaldı ve Ubeydullah’ın yanında yer aldılar. Muslimi yalnız bırakıp Ubeydullah’ın yanına geçenlerden bir de “Şebes” idi. Bununla da yetinmeyip Kerbela’da Ömer b. Sa’d’ın ordusunun piyade kuvvetlerinin komutanı oldu.
Aşura günü İmam (a.s) kendisini davet eden ve Ömer-i Sa'd'ın ordusu içerisinde olan Kûfe'nin ünlü kişilerinden bir kaç tanesine hitaben şöyle buyurdu:
"Ey Şebes ibn-i Rib'î! Ey Haccar ibn-i Ebcer! Ey Kays ibn-i Eş'âs! Ve ey Yezid ibn-i Haris! "Meyvalarımız yetişmiş, çevremiz (bağ ve bahçelerimiz) yeşermiş ve senin için techiz edilmiş bir orduya doğru geliyorsun." diye bana mektup yazmadınız mı?"
Bu kişilerin, İmam (a.s)'ın sözleri karşısında: "Biz böyle bir mektup yazmadık." diye inkar ettiler.
İmam Hüseyin’in (a.s) şehadetinin ardından o hazretin öldürülmesinden duyduğu sevincin şükrünü yerine getirmek için Küfe’deki mescidinin binasını yeniledi.
Ravi şöyle diyor: Şebes b. Rib'î, Hüseyin (a.s) ve ashabıyla savaşmaktan hep çekindi. Ebu Züheyr Abesî bu konuda şöyle diyor: Mus'ab b. Zübeyr'in Kûfe'de hüküm sürdüğü dönemde Şebes'in şöyle dediğini duydum: Allah bu bölgenin halkına hiçbir zaman hayır vermeyecek ve onları doğru yola hidayet etmeyecektir. Buna hayret etmiyor musunuz? Biz önce Ali b. Ebu Talib'in ve ondan sonra da oğlu Hasan'ın yanında Ebu Süfyanoğulları'na karşı beş yıl savaştıktan sonra yeryüzündeki insanların en hayırlısı olan Ali oğlu Hüseyin'e düşmanlık edip Muaviyeoğulları'nın ve fahişe Sümeyye'nin oğlunun yanında yer alıp ona karşı savaştık. Sapıklık içinde ne de büyük bir sapıklıktı!
Kerbela katliamı sonrası pişman olup Kerbela’nın intikamını almak için kıyam eden Muhtar-ı Sakefi’nin yanında yer aldı. Muhtar’ın gücü zayıflayıp yenileceği belirginleşince Muhtarı terk edip Ehlibeyt düşmanı Zübeyrcilere katıldı; Abdullah bin Zübeyr’e biat ederek Muhtar’a karşı savaştı. Muhtar’ın, Musap tarafından öldürülmesine yardım etti.
Zübeyr Oğulları zayıflayınca tekrar Emevilerden Mervan Oğulları'nın saltanat kapısını çaldı.
Nihayetinde 80 yaşında iken İbrahim bin Malik Eşter tarafından derisi yüzülerek öldürüldü.
Velayeti faqih erleri; tüm sıkıntılara, zorluklara, badirelere, barikatlara ve engellemelere karşın cehd etmeği, ins ve cinden olan hannaslara, vesvaslara ve dessaslara karşı mücadele etmekten bir an dahi geri durmazlar. Tereddüte, şüpheye, ikircikli olmağa, iman ile küfür arasında bocalamaya ve müzebzebin (gel-git) olmaya asla meyletmezler.
***
Müzebzebin Hastalığı-2
Bismihi Teala!
Emir’in tornistan adlı bir şarkısı vardı. Müzebzebinlerin durumu o şarkıdaki şu sözlerde de karşılığını bulmuştur.
“Bir Çok gördük gidenleri
"ölsem dönmem!” diyenleri
elinde bir adresle
tornistan edenleri!”
Yüce kitabımız bu tür insanları müzebzebin kavramı ile tanımlamaktadır.
Müzebzebinin en kısa tanımı "karışık", yani; hayatı karışık, inancı karışık, düşüncesi karışık vs. Müzebzebin hastalığı, mükellefin bugün kabul ettiğini yarın inkâr etmesidir.
Bu türden insanların ilkeleri yoktur mektebi bir bakış açıları yoktur, ilahi bir hedef peşinde koşmazlar, günü birlik yaklaşımlarla rüzgarın savurduğu yapraklar gibi sağa sola savrulurlar. Bunların dizginleri heva ve heveslerinin elindedir. Şeytanın atına binerek hak menziline ulaşmağa çalışırlar. Geçmişte ileri sürdükleri fikirlerini bugün yalanlarlar. Fitne değirmenine su taşır, siyonistlerin fırınına odun taşırlar.
Müzebzebinler akıllarını mutlak bir değer olarak gördüklerinden bir sabiteleri yoktur. Kurani parametrelerin yerine sığ aklıyla hareket ederler. Akıllarına yatmağan şeyleri de batıl olarak telakki ederler.
"Onlar, müzebzebindirler (ikisi arası/küfür ile iman arasında bocalamaktadırlar). Ne bu mü'minlere bağlanırlar, ne de şu kâfirlere. Allah kimi doğru yoldan saptırırsa, sen artık ona kurtuluş yolu bulamazsın." (Nisa Sûresi/143)
"Ey iman edenler! Mü'minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. Kendi aleyhinizde Allah'a apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?" (Nisa Sûresi/144)
Müzebzebinlik, bir nifak alametidir. İmandaki ikrarsızlığın, ve amentüdeki çürüklüğün eyleme yansımasıdır. Amentüsünü sağlam temellerle inşa etmeyenlerin hayat binası da çürük olur. Müzebzebinler, bugün kabul ettiğini yarın inkâr eder; dün savunduğu şahısları bugün eleştiri oklarına tabi tutar.
İman ile küfür arasında med-cezirler yaşarlar.. Onlar gah serbest piyasacı olur; gah devletçi iktisadı savunurlar. Gah muhafazakar; gah reformcu olurlar. Gah medeniyetler çatışmasını savunur; gah medeniyetler ittifakını savunurlar. Gah particiliği küfürle eş sayar; gah partici olurlar. Gah liberal olur; gah sosyal demokrat kesilirler. Gah doğuludurlar ; gah batılı kesilirler.
Müslüman ismini kâfi görmeyip onun başına ve sonuna eklemede bulunanlar da müzebzebin kervanının yolcularıdır. Müzebzebinler sentezcidir. Seçmeci ve sentezci bir yaklaşıma sahiptirler. “muhafazakâr demokrat", "müslüman demokrat" , “anti kapitalist müslüman”, “sosyal demokrat müslüman”, “liberal islam”, “reformcu müslüman”, “ulusalcı müslüman” gibi kavramlarla kendilerini tanımlayanlar müzebzebin hastalığının pençesinde can çekişmektedirler.
Müzebzebinler şaşkınlar taifesidir. Ne mü'minlere mal olurlar; ne kafirlere yar olurlar. İki cenah arasında seyrüsefer edip dururlar.
Müzebzebinler mevsimden mevsime; dönemden döneme, sezondan sezona itikat değiştirirler. Maslahat atına binip kararsız iklimlere kanat çırpar, itikatsızlığın sığ sularında kulaç atarlar. Onlar amentü esaslarını konjoktüre göre revize ederler. Bu yüzden sabit bir kıbleleri yoktur. Bir bakarsınız Pensilvanyayı kıble edinmişlerdir, bir bakarsınız Telavivi.
Müzebzebin mikrobu, nifaka açık yüreklerde kolayca yaşam odaları oluşturur. Aklını mutlak değer olarak gören, egosuna yenilmiş beyinlerde kolayca mesken tutar. Narsist kişilikler bu hastalığın kolayca nüfuz edebileceği bireylerdir.
Onların bazen bizimle aynı saflarda bulunmaları da aldatıcı olmamalıdır. Bizimle aynı mekanlarda bulundukları anlarda dahi değişik kıblelerde gezinirler. Müzebzebinler, kıble-secde uyuşmazlığının en müşahhas örnekleridir.
Yazar Murat Burtaş, “Mescid Çağrısı” adlı makalesinde bakım neler söylüyor;
“...Secdesi bozuk olanların duruşları tozuktur... Kişilikleri boğuktur... Bakışları soğuktur... Hayatları değersiz yani bir soluktur...
Şunu unutmayalım; secdenin hakkını vermeyenler... Secde sınavından geçemeyenler... Secde tasavvurunu vahiyle netleştirmeyenler... Ve secde krizine tutulmayanlar, kulluk sınavında sınıfta kalmaktan kurtulamazlar...
Şayet olacaksa bir hastalığımız, adı ''secde hastalığı'' olsun...Varsın bize ''secde delisi'' desinler...
Sakın! bedenen kıbleye dururken, yüreği başka kıbleler için çarpan, kalbi sabıkalı kıbleler için atan ''çarpık kıbleliler''le aynı yolu tutmayalım...
...Onlar béşer'i ideolojilere ve batıl öğretilere secde ederler...
Statükoya, sisteme, siyasete ve seküler sapmaya secde ederler...
Hannaslara, vesvaslara ve dessaslara secde ederler...
Sihirli yorumlara, şifreli mesajlara, ebced'çi hesaplara, hermenötik savurmalara ve bel'amist reflekslere secde ederler...
Korku, kaos, katliam, anarşi ve teröre secde ederler...
Şehvet, şöhret ve ''şirk''et sarmalına secde ederler...
İnkar, isyan, ifsad, iğfal, işgal ve ihanet rüzgarına secde ederler...
Yaşanan ''secde erozyonu''nu önleyecek irade biz de var...
Seccadesi temiz olanların secdesi kirli olursa iflah olmayız... Secdelerimize sahip çıkalım...
Öyle secde edenler var ki; arkalarından ''helal'' olsun dedik...
Öyle secde edenler de var ki; arkalarından ''helak'' olsun'' dedik...
Nice ''sacid''ler gördük; ''said'' olarak öldüler...
Nice ''sacid''ler gördük; ''baid'' düşerek göçtüler...
Secdelerimiz mescid ruhuna layık olmalı... Mescid kavramının nezahet ve nezafetini kirletmemeli...
Vahyin mescid'le kastettiği manayı katletmemeli... Mescid üzerinde verilen mesajı gölgelememeli...
Sakın secdemiz Salabe'nin secdesine benzemesin... Salabe'nin secdesi sabıkalıydı, saptırıcıydı...
Çünkü; Salabe önce mecidi (c.c) terketti... Sonra mescid'i terketti...
Salabeleşmek ile sahabeleşmek arasındaki fark secde farkıdır...
Salabe mala secde ediyordu... Sahabe malike secde ediyordu... Bu farkın farkında mıyız?..”
...Secde sapması''na kapılanların sehiv secdesi getirmesi de beyhude bir çabadır.
Evet kardeşler! müzebzebin hastalığına tutulmanın en somut örneklerinden biri Salebedir.
Şükrünü yapabildiğin az mal, şükrünü yapamadığın çok maldan hayırlıdır."
Medine Müslümanlarından Salebe, "mescit kuşu" olarak isimlendirilmişti. Ne var ki mala ve mülke karşı aşırı derecede hırslıydı. Zengin olmak istiyordu. Nihayet bir gün Sevgili Peygamberimizin huzuruna çıkarak şöyle dedi:
- Ya Rasulallah! Allah’a dua et de zengin olayım.
- Allah Resulü de "Senin bu halin iyidir Ya Salebe! Şükrünü yapabildiğin az mal, şükrünü yapamadığın çok maldan hayırlıdır. diye buyurdu.
Salebe, bir süre bu hadisin anlamı üzerinde düşünerek benliğini saran aşırı hırstan birazcık olsun kurtuldu. Fakat bu duygu, onun yakasını bir türlü bırakmıyordu. Tekrar Peygamberimize müracaat etti:
- Ya Rasulallah! Dua et de zengin olayım.
Bu sefer biraz daha açık konuşan Rasulullah (sav) şöyle buyurdu:
- Be senin için kafi bir örnek değil miyim? Allah’a yemin ederim ki isteseydim şu dağlar altın ve gümüş olarak arkamdan akıp geleceklerdi, fakat ben kabul etmedim.
Rasulullah'ın sözlerine rağmen Salebe israr etti:
- Seni hak peygamber olarak gönderene yemin ederim ki eğer beni zengin ederse fakir fukarayı koruyacak, her hak sahibine hakkını vereceğim.
Salebe'nin bu kadar ısrarına dayanamayan Rasulullah (sav):
- Rabbim Salebe’yi istediği mala kavuştur, diye dua etti.
İşte ne olduysa bundan sonra oldu, bütün namazlarını Peygamberimizin arkasında kılan mescit kuşu Salebe o dost meclislerine artık uğramaz oldu. Malı mülkü onun bahanesi olmuştu.
"Kalpler demirin paslandığı gibi paslanır onun cilası zikrullahtır" diyor Allah'ın Resulü.
Miratullah yani Allah'ın tecellilerini yansıtan bir ayna olan Allah Resulü ve O'nun yarenlerinden uzak kalan Salebe'nin kalbi pas tutmaya başlamıştı. Artık o eski saf inanca, düşünceye sahip değildi. Nefsinin ve şeytanın kulağına ve gönlüne fısıldadığı fitnelere karşı mücadele edebilecek bir iradeye sahip değildi artık.
Salebe'nin kalbindeki Allah ve Peygamber sevgisi her geçen gün erimeye başladı, o ana kadar öğrendiği bütün doğrular artık ona bir şey ifade etmiyordu.
İşte bu sırada zekat ayeti nazil olarak, mali durumu iyi olan Müslümanların, geçim sıkıntısı içinde bulunan kardeşlerine yardım etmeleri emredildi. Bu emre büyük bir istekle uyan Müslümanlar, mallarının bir kısmını, geçim sıkıntısı içinde yaşayan kardeşlerine seve seve verdiler.
Allah Resulü güzide iki dostunu ona gönderdi ve Cenab-ı Hakk'ın muradını ona ilettiler. Ve Salebe imtihanın farkına varamadı, mal ve mülkü Allah ve Resulüyle arasında kalın bir perde olmuştu.Allah'a kavuşma sevdasında olan gerçek Mü'minler için O'na vuslatta bir binek olan zekat, Salih dostlardan uzak kalan Salebe için aşılması güç bir duvar gibiydi. “ Bu sizin yaptığımız, düpedüz haraççılıktır.” diyerek onları eli boş çevirdi. Allah ve Resulü'nün istediğini geri çevirdi.
Haberi duyan Rasulullah (sav) üzülerek : “Yazık oldu Salebe’ye” sözünü tekrarladı.
Salebe, önceden; “Zengin olursam zekatımı vereceğim.” diye yemin etmişti. Fakat sonra bu yemininden dönüp zekatını vermeyince Tevbe Suresinin 75 ve 76. ayetleri nazil oldu. Bu ayetlerde, zengin oldukları takdirde fakirleri gözeteceklerini söyleyen kimselerin bu sözlerini unuttukları belirtiliyor ve onlar münafık olarak nitelendiriliyordu.
Ayetlerin kendisini münafıklar sınıfına dahil ettiğini anlayan Salebe, Rasulullâh’a müracaat ederek yoksulların hakkını getirdiğini söylediyse de Rasulullah (sav) kabul etmedi. Üzüntülü bir şekilde:
- Senin yardımını alamam artık Salebe; Allah beni bundan men etti. Haydi git! diye karşılık verdi.
Peygamberimizin vefatından sonra Ebu Bekir'e başvuran Salebe, sırasıyla Ömer ve Osman’a da müracaat etti. Ancak onlar da ; “Rasulullah'ın almadığı yardımı biz kabul edemeyiz” dediler.
Salebe Osman zamanında ölürken kulaklarında şu sözler çınlıyordu:
- Ya Salebe! Şükrünü yerine getirdiğin az mal, şükrünü yerine getiremediğin çok maldan hayırlıdır.
Dün mescit kuşu olması bu imtihan gününde Salebe'yi kurtarmadı, çünkü bizden istenen son nefese kadar istikamet üzere olmaktır.
Salebe gibi ibretlik olmayalım, Ehli Beyt gibi örnek olalım.
Devam edecek...
Muhammed Palevi