Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- İran Batı’ya Hakkını Kabul Ettirdi
Kuşkusuz anlaşmaya İran’da da, ABD’de de itiraz edecek olanlar çıkacaktır. Her iki tarafta da “ulusal çıkarların iyi savunulmadığı”, “karşı tarafa fazla taviz verildiği” iddiaları dile getirilecektir.
Fakat toplam açısından baktığımızda, daha çok kazanan İran olmuştur. Zira Tahran, en önemli konu olan “uranyum zenginleştirme” hakkını ABD’ye kabul ettirmiş ve karşılığında da yaptırımları kaldırtmıştır.
Santrifüj sayısının ne kadara düştüğü, zenginleştirilmiş uranyumdan kaç kg bulundurulabileceği, hangi yaptırımın hangi aşamada kalkacağı esas olmaktan çıkmış ve İran için ayrıntıya dönüşmüştür.
Kuşkusuz bu, İran’ın uzun süredir yürüttüğü haklı bir mücadelenin ve kararlı direnişinin sonucudur. İran bu süreçte ABD’yle bölgede dişe diş mücadele etmiş, en önemli cephelerde ABD’ye karşı durmuş ve en sonunda muhatabını masaya oturtarak ondan tavizler koparmıştır.
Dolayısıyla ABD’yle yaptığı çerçeve anlaşmasının bu cephelere ve bölgeye bir etkisi olacaktır.
Ve daha önemlisi, bu anlaşma ülkemizi de etkileyecektir. Erdoğan’ın İran’dan “Yemen, Suriye ve Musul’u boşaltmasını” istediği bir süreçte gelen bu anlaşma, ABD-Türkiye ilişkilerine de yansıyacaktır; ABD-Suudi Arabistan ve ABD-İsrail ilişkilerine de…
Ama daha öncelikli soru şudur: ABD-İran çerçeve anlaşması en başta Suriye’ye nasıl yansıyacak? Anlaşma İran’ın Esad’a kalkan olan politikalarını gevşetecek mi, yoksa ABD’yi “Esad’la müzakere” noktasına mı ilerletecek? Ya da taraflar “o ayrı, bu ayrı” diyerek Suriye’de mücadele etmeyi sürdürecek mi?
Anlaşma ABD Müttefiklerine Alan Açar Mı?
Bizi doğru bir analize götürecek başlangıç noktası şudur: İran’ı “serseri devlet” ilan eden ve Irak ile Suriye’den sonra hızla bu ülkeyi de hedef alacağını belirten ABD, nasıl oldu da Tahran’la masaya oturmak ve bir anlaşma yapmak zorunda kaldı?
Yanıtı çok geniş bu soruya özet bir çerçeve çizelim: Çin’in ekonomik atılımı ve ABD’yi Asya, Afrika ve Latin Amerika’da sınırlaması, Rusya’nın Gürcistan ve Ukrayna’da askeri kartını kullanmaktan çekinmemesi, Suriye’nin emperyalizme kararlı direnişi, Hizbullah’ın İsrail’e ders verebilme kapasitesine ulaşması, AB’nin motor ülkesi Almanya’nın kapitalist krize karşı Çin ve Rusya’ya yakınlaşması, ABD ile AB arasındaki transatlantik ilişkilerin sıkıntılı bir sürece girmesi vs.
İşte ABD bu tabloyu değiştirebilmek için yeniden Ortadoğu’ya sınırlı ve müttefiklerini destekleyen konumda bir müdahalede bulunuyor. Ancak daha ileri gidemiyor!
Obama bu nedenle kalan 1,5 yılını sorunsuz tamamlamaya çalışıyor. Netanyahu ile yaşadığı kriz de, Erdoğan ile ortaya çıkan sıkıntı da ABD’nin stratejik ve model ortaklarının istediği oranda bölgeye abanmamış olmasındandır.
Ancak ABD açısından bu bir tercih değil, askeri ve ekonomik kapasiteyle ilgili bir zorunluluktur. Washington bu nedenle Tahran’la yürütülen müzakereleri daha çok İran’ı “sistem içine kazanma” ve Ankara-Riyad-Tel Aviv eksenli bölgesel müttefiklerine alan açma hedefli yürütüyor.
Bölgedeki güncel mesele, işte bunun mümkün olup olmadığıdır!