Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Bismillahirrahmanirrahim
“Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve güzel yöntem ile onlarla tartış. Gerçekten Rabbin, yolundan sapanları en iyi bilendir ve O hidayete erenleri de en iyi bilendir.” Nahl/125
İslamofobi karşısında Müslümanların Vazifeleri
Batı istikbarının İslamofobi’yi yayma hedeflerinden biri Müslümanları inzivaya sürükleyerek kendi kabuklarına çekilmelerini sağlamaktır; böylece bir taraftan terör ve radikalizmi gündemde tutarak Müslümanları suçluluk psikolojisi ile inzivaya itmiş olacaklar ve diğer taraftan İslam’ı kendi istedikleri gibi tanıtma fırsatı yakalayacaklar.
Dünya Müslümanları özellikle de Avrupa’da yaşayan Müslümanlar kendi zaaflarını görmeli ve gerçek İslam’ı tanıtmak için bir an önce harekete geçmelidirler.
Müslümanlara musallat olmuş Batı yanlısı seküler sistemlerin din derdi olmadığı için İslamofobi hakkında sağlıklı bir karar vermeleri beklenemez. Onlar da Batı dünyası gibi zülüm, adaletsizlik, sömürü ve tağuuti sistemlere karşı olan gerçek Muhammedi İslam’dan büyük korku duymaktadırlar.
Müslüman ülkelerin başındaki idarecilerin Avrupalı siyasetçileri İslamofobi oluşturmakla suçlamaları, din derdi olduğundan değildir; ya bu ülkelerde yaşayan kendi vatandaşlarına yönelik tehlikeleri engellemeye çalışmak için ya da kendi ülkeleri halklarına kendilerini İslam’ın savunucusuymuş gibi gösterme çabalarından kaynaklanır.
İslamofobi, Avrupa’da dillendirilerek ve yaygınlaştırarak tezahür ediyor, Müslüman ülkelerde ise İslam devre dışı bırakılarak gizli bir şekilde yapılıyor.
Müstekbirlerin, İslamofobiyi yaymalarının karşısında Müslüman siyasetçi ve din adamlarının savunmaya pozisyonuna geçerek İslam’ı ılımlı ve uzlaşmacı göstermeleri, İslam’ı toplumsal hayatın dışına çıkararak Müslümanların inzivaya çekilmelerine sebep olmaktadır.
Müslüman halklar ve özellikle deB dünyasında yaşayan Müslümanlar Kur’an’dan ve ilahi önderlerin siretinden ders alarak mücadele vermelidirler.
Şu noktayı da göz ardı etmemek gerekir, bu gizli güçlerin dine saldırmalarının ve dini devre dışı bırakma girişimleri asla son bulmayacak, bunlar her fırsatta yeni bir plan ve projeyi sahneye koyacaklardır.
Müslümanlar önce nerede hata yaptıklarına bakmalıdırlar, yani öz eleştiri yaparak öze dönüşü sağlamalıdırlar.
İlk adım şudur; Müslümanlar kendi İslam anlayışlarında yenilik yapmalıdır. Fıtratının istediği, aklının teslim olup kabullendiği bir din anlayışını ortaya koymalıdır. Nefsinin dinine değil, aklın dinine iman etmelidir. Öz Muhammedi dine yönelmeli, evrensel değerleri içinde barındıran ilahi öğretilere yönelmelidir.
Maalesef Müslümanlar dini, Kur’an ve nebevi sünnetin tanıttığı halinden çıkarıp kendi kültürleriyle karışmış geleneksel din anlayışını tanıtıyorlar. Bunun Batı toplumunda uyumsuzluğa yol açtığının farkında olmamaları, İslam dininin de diğer dini inançlar gibi ilerlemeyi engellediği görüşünün ortaya çıkmasına sebep olmaktadır.
İslam’ın kültürler üstü öğretilere sahip olduğunu ortaya koyamamak ve bilimsel olarak beyan edememek Müslümanların bir zaafıdır. Müslümanlar İslam’ı kendi milli ve geleneksel kültür değerlerinden ayırarak İslam’ın evrenselliğini ortaya koymak zorundadırlar; Batı toplumunun kendine has kültürü vardır, bu kültürü İslami öğretilerle yoğurma başarısı gösterilirse İslam’ın evrenselliği ve insanlığı saadete ulaştıracağı görülecektir.
Batı toplumuna yerellikten, geleneklerden arındırılmış öz Muhammedi İslam anlayışı sunulmalıdır. İslam sadece İslam ülkeleri için olmadığı gibi Resulullah (s.a.a) da sadece Müslümanların peygamberi değildir; hem İslam bütün dünya içindir, hem de peygamber bütün beşeriyet için gönderilmiştir.
Dikkat edilmesi gereken diğer bir konu da şudur; dinin öğretilerini tanıtmadan, uygulamaya koyma girişimi dini hükümlerin yanlış anlaşılmasına sebep olacaktır. Özellikle de ceza hukukunun Batı toplumunda gündeme getirilmesi en büyük hatalardan biridir. İslam hukukunun pratize edilmesi için şeriat devletine ihtiyaç olduğunun bilinmesi gerekir ve Batı toplumunun seküler bir sistemle idare edildiğinin göz ardı edilmesi işi daha bir zorlaştırmaktadır.
Diğer bir önemli husus şudur; Batı toplumunda yaşayan Müslümanların yerli dini otoritesi bulunmamaktadır. İnsan Kabe’den uzaklaştıkça bir pusulaya ve kıblenameye ihtiyacı vardır. Pusula onu Kabe’ye götürecek, kıble name de onu Kabe’ye yöneltecek birer vesiledir. Müslümanlar, dini otoritelerden uzak kalınca dinden uzaklaşırlar. İslam’dan uzaklaştıkça ona yolu gösterecek ve onun yolunu aydınlatacak ışığa ihtiyacı vardır. Dini otoriteler birer kılavuz ve ışık görevi üstlenmiş insanları dine doğru yönlendirirler. Avrupa’da onlarca yıldır dini otoritenin olmaması, Müslümanların da gerçek İslam’ı kaynağından öğrenememelerini sebep olmuştur.
İslam ülkelerinden Avrupa’ya gelen din alimlerinin Avrupa kültürünü bilmemeleri ve İslam’ı Avrupa şartlarına göre yorumlayıp tefsir edememeleri ikinci-üçüncü Müslüman neslin kendilerini bir boşlukta görmelerine sebep olmuştur.
İslam’ın ilmi yönünün ve aklaniyetinin zamanın bilimsel diliyle beyan edilememesi henüz geleneksel ve ithal bir din anlayışının devam etmesini beraberinde getirmektedir. Batılıların, Müslüman ülkelerden gelen alim ve ithal din anlayışına karşı olduklarını dile getirmeleri Müslümanlar arasında tepkilere yol açmaktadır. Halbuki Müslümanlar da kendi ülkelerine dıştan gelen bir inancı rahatlıkla kabul etmez hemen tepki gösterirler. Kendilerinin Avrupalı Müslüman olduklarını iddia eden Müslümanların dini otorite, söz sahibi ve düşünürlerinin Avrupa’da olması gerekmez mi?
Müslümanların sorun ve problemlerini bilen, İslam’ın nasıl yaşanacağını ve İslami yaşam tarzını sunabilen bir dini merceiyyetin/otoritenin bulunması kaçınılmazdır.
Diğer önemli bir konuda şudur; Avrupa’da 30 milyonun üzerinde Müslümanın yaşamasına ve binlerce cami ve mescidin olmasına rağmen henüz Müslümanlara ait dini eğitim verecek kapsamlı ve mükemmel ilmi bir merkezin olmamasıdır; toplumun sorun ve problemlerine cevap verecek bir araştırma ve tahkikat merkezi bulunmuyor. Var olan ve Batılıların oluşturduğu dini merkezler Batı siyasal kültürüyle uyum içinde olan bir din anlayışını sunmaktadır. Bu da yeni neslin dinin zahiriyle ve geleneksel din anlayışıyla yetinmelerine sebep olmaktadır.
Farkına varılamayan bir konu da şudur; Batı toplumlarında yaşayan Müslümanların sorunları Müslüman ülkelerde yaşayan Müslümanların sorunlarından farklıdır. Özellikle de kaç kuşaktır Avrupa’da yaşayan; burada doğup Batı kültürüyle yetişen Müslüman neslin farklı bir coğrafya, farklı bir toplum, farklı bir ortamda yaşadıklarından sorunlarının neler olduğunun ve yaşadıkları bölgenin şartlarına göre şekillendiğinin bilinmesi gerekir. Bu bilinmediği taktirde bu nesile dini öğretileri öğretirken uygun olmayan yöntemler uygulanacak ve çarpık İslam anlayışı verilecektir. Bu ise yeni neslin dinden uzaklaşmasına veya yenilik adına, İslam’ın onaylamadığı din adına ortaya çıkan akımlara yönelmelerine sebep olmaktadır.
Müslümanların gerçek sorunlarına gerçekci bir yaklaşım olmaz ve gerçekçi çözümler sunulmazsa Müslüman nesil ya dini kendi kafalarına göre yorumlayıp radikalizme, ya dinden uzaklaşıp sekülerizme veya dini bireyselleştirip inzivaya çekilerek mistizme yöneleceklerdir.
Sabahattin Türkyılmaz