Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA - Allah’ın adıyla
Küresel istikbar tüm bileşenleri ile “Büyük İsrail Devleti”ni tesis edebilmek için BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) adıyla yürüttüğü ve tüm Ortadoğu’yu ardından Kafkasları ve Orta Asya’yı yeniden şekillendirerek son sahnede kendisine yegane ontolojik düşman olarak bellediği “İslam İnkılabı”na öldürücü darbeyi vurmayı planlıyordu. Ancak plan özellikle Suriye’de “Direniş Cephesi” (İran, Irak Merkezi Hükümeti, Suriye ve Lübnan Hizbullah’ı)’nın varoluşsal ve Rusya’nın pragmatik karşı koyuşu ile sekteye uğradı hatta bazı yönleri ile darmadağın oldu.
İşte bu noktada küresel istikbar yeni bir evreye geçmek için FETÖ / PDY (Fethullahçı Terör Örgütü / Paralel Devlet Yapılanması) eliyle 15 Temmuz’da Türkiye’yi ele geçirmek istedi. Kanaatimce esas amaç ele geçirilen Türkiye üzerinden “vekalet savaşları” şeklinde ilerleyen BOP’u esas aktörlerin rol alacağı gerçek “saha savaşları”na dönüştürmekti.
15 Temmuz “darbe kalkışması”nın bastırılması sadece Türkiye için değil tüm bölge hatta küresel ölçekte bir kırılmaya ve değişime kapı aralayabilecek çapta bir olay. Şu ana kadar ki yaşananlar ve eldeki diğer veriler bu savı desteklese de bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini ancak bekleyerek gözlemleyebileceğiz.
Kalkışma ve ardından yaşananlar tüm dengeleri öylesine sarstı ki hiç el değmemiş konular bile tartışmaya açıldı. Ancak bir konu var ki, şu ana kadar hakkıyla tartışılamadı. Bu konu başlıkta da belirttiğimiz “Bir CIA beslemesi nasıl oldu da herkesi kandırdı?” sorusudur.
Cumhurbaşkanı’ndan vekillere kadar tüm siyaset, bürokrasi, diplomasi, medya, akademik çevreler, sanat ve spor çevreleri, cemaatler, tarikatlar, STK’lar, şeyhler, hocalar, kanaat önderleri ve sayamadığımız daha nice şahıs ve yapıların dilinde ortak bir kelime var: “Kandırıldık!”
Destek verenler, yol açanlar, ön verenler, kadro ihdas edenler, imrenenler, kıskananlar, bir zamanlar “Cemaat / FETÖ” için ağız açtırmayanlar, “Cemaat / FETÖ” muhaliflerini tepelemeyi Allah’a sunulacak en büyük ibadet bilenlerin hepsi artık “kandırılmışlar” safındalar. Küçük ve lokal bazı yapı ve grupları dışarıda tutarsak koskoca ülke neredeyse “kandırılmışlar kulübü”ne dönmüş durumda.
Peki, nasıl oldu da bir CIA beslemesi yaklaşık elli yıldan fazla bir ülkede etkin ve yetkin tüm şahsiyet ve çevreleri kandırdı? Nasıl oldu da kendisini dokunulmaz kılıp, el üstünde tutularak koskoca ülkeyi kendi çiftliğine dönüştürmeyi başardı?
Yeni FETÖ’lerin türememesi için bu soruların kamilen analiz edilmesi, hakkıyla cevaplanması ve elde edilecek sonuçlarında mutlak şekilde pratik edilmesi gerekmektedir. Bahsettiğimiz çok daha büyük ve derin araştırmalarla yapılabilecek bir şeydir. Ancak bir başlangıç noktası ve tartışma için bir cüz ağzı olması için “Bir CIA beslemesi nasıl oldu da herkesi kandırdı?” sorusuna cevap arayalım.
1- “Hak-batıl” kavramlarının müşahhas karşılık bulamaması
Hak ve batıl kavramlarının müşahhas olarak ele alınmayıp soyut kavramlara hapsedilmesi esasında derin mektebi bir sorun olmakla birlikte Türkiye’de özellikle topluma yön veren her türden İslamcı kanaat önderleri başta olmak üzere toplumda kronik bir maraza dönüşmüş durumdadır.
Türkiye İslamcılığında herkesin diline pelesenk olmuş bu iki kavramın somut, anlaşılır, tanımlanabilir ve tanınabilir bir karşılığı yoktur. Hak ve batıl soyut ve fulüdür. Türkiye İslamcılığında “güncel Musa ve güncel Firavun” belirsizdir. Herkes olabilir ya da olmayabilir. Musa ve Firavun belirsiz olunca kimin yanında kimin karşısında duracağımızda doğal olarak belirsizdir.
Ayrıca İslamcılığının geneli için küresel olarak karşı duracağımız akım, yapı ve devletlerde net değildir. Bu durumda gerek şahsi gerek toplumsal duruş ve yol tutuş ilkeler üzerinden değil şartlar ve o anki zemin üzerinden belirlenir. Bugün ak denilene yarın kara demek çelişki ve tutarsızlık olarak ele alınmaz. Mesela İslamcıların geneli açısından bir gün NATO’yu ülkeyi koruması için davet edip ertesi gün NATO karşıtı olmak bir çelişik değildir.
2- Amerikancılık ya da güce tapıcılık
İnanç ve zihin dünyasında hak ve batıl kavramları müşahhas olarak karşılık bulamayınca yörüngemizi ilkeler değil çıkarlar ve şartlar belirlemeye başlıyor. Gereken bedeli ödemeye razı olarak İlkesel biçimde “emperyalizm ve siyonizm”e karşı duramayınca onunla bir ve beraber olarak en azından ona sırt dayayarak bir konum elde etmeye mecbur kalıyorsunuz. Zira yol iki tane. Tabiat boşluk kabul etmiyor. Birini terk edince direkt veya dolaylı olarak diğer yolun yolcusu oluyorsunuz.
Emperyalizm ve siyonizm karşısında durmaya ne zihinsel dünyaları ne de pratik hayatları müsaade etmeyenler, batıl ile iş tutmalarına “ehl-i kitap” ya da komünizm karşısında “ehven-i şer” kılıflarını hazırladılar. Zamanla içselleştirdikleri bu batıl yorumda onları süreç içerisinde güce tapmaya ve gerek şahsi hayatlarında ve gerekse toplumsal bakışlarında “Amerikasız” iş yapmanın mümkün ve caiz olmadığı noktasına evrimleştirdi.
“Büyük şeytan” ile zerre kadar yüzleşme ve hesaplaşma cesaret ve dirayeti olmayanlar, bir kısım ritüellere yapışma ve bazı kelimeleri sayısal olarak fazlaca terennüm ile “şeytan”ı alt edecekleri vehmine kapıldılar. Müntesiplerine tüm kötülüklerin anası ve esas kaynağı olarak “Büyük Şeytan Amerika”yı değil bizatihi kendi öz nefislerini hedef gösterdiler. Bu çarpık ve sapkın yönlendirmenin sonucu olarak; dünya “emperyalizm ve siyonizm”in zulmü altında inim inim inlerken Türkiye İslamcılığı bazı ritüelleri ifa ederek tüm sorumluluk ve görevlerini yerine getirmenin hazzını yaşıyorlardı.
3- Makyavelizm ve Pragmatizm
Müşahhas karşılığı olmayan hak-batıl kavramları ve ilkesizliğin ilke haline gelmiş olması maalesef toplumun geneli açısından ulaşılabilecek en ileri hedef olarak belli dini ritüelleri icra eden bir yönetim hayalini doğurmuştur. Bu da farkında olarak ya da olmayarak İslamcı kesimleri Makyavelizm’e yani ne pahasına olursa olsun iktidara ulaşma hedefine yöneltmiştir.
Ne yapıp ne edip iktidara ulaşmayı hedef edinmiş şahsiyet ve yapılar ise zamanla her türden sosyal, siyasal ve hatta dinsel meseleye pragmatik yani çıkarcı bakmaya başladılar.
Dünyayı okuma biçimlerini Makyavelizm ve pragmatizm belirlemekte olanlar, kendi içlerinde bunu en iyi icra edene hayranlık duymaya ve onun üzerinden oradan oraya savrulmaya mahkum hale geldiler.
4- Mezhepçilik ve milliyetçilik
Besbelli ki, İslam ile taban tabana zıt olan bu iki fikri yaklaşımın esas olarak ta kökleri ta cahiliyeye uzanmaktadır. Ancak Türkiye İslamcılığı henüz daha yolun başında yani İslam’ı öğrenirken korkunç mezhepçi bir duruş serdederek kendisini Ehl-i Beyt kanalından gelen her türden kaynak ve bilgiye kapatmakta. Kendisini Ehl-i Beyt’ten gelen her türden bilgi ve kaynağa kapatanlar doğal olarak bu pak kanalın dışındakilerle beslenmek durumunda kalıyor.
Bu pak kanalın dışında kalanlar için toptancılık yapmasak bile şu tespiti yapmak zorundayız ki, Muaviye gibi bir makyavelist, Yezid gibi bir zalim ve Mervan gibi bir lanetlenmişler bir şekilde bu kanalın bir noktasında yer almışlar.
Oysa en azından karşılaştırmalı okuma ve araştırmaya açık olunsa idi. Her iki ekolün kaynaklarına İslam’ın kaynakları gözüyle bakılsa idi pek çok bilgi zehirlenmesinden beri olunacaktı.
Türkiye toplumunun en büyük musibetlerin biri de hiç kuşkusuz kavmiyetçilik. Vatan ve millet sevgisi kavramlarını aşacak şekilde kendi ulus ve ülkesini her türden siyaset ve dinin merkezinde görme doğal olarak bu alanda ilerlemiş olanlara hayranlık beslemeyi beraberinde getiriyor.
5- Yanlış din / dindarlık algısı
Maalesef Türkiye toplumunun kahir ekseriyeti tarafından din ve dindarlık, öncelikle gidilecek yol, taraf ya da karşıt olmak olarak değil de belirli ritüelleri icra etmek ve belirli fiziki özellikleri taşımak olarak algılanmakta. Belirli kıyafetleri giyinme, saç sakal kombinasyonunda belirli bir stil yapma ve gündelik hayat da artık geleneksel ve örfi hale gelmiş bir kısım ritüelleri yerine getirme takva ve dindarlığın zirvesi olarak görülmekte.
Kimden yana olmuş, kime yandaş ya da uşak olmuş, kiminle iş tutmuş, emperyalizm ve siyonizm karşısındaki duruşu nedir, evrensel mustazaf-müstekbir mücadelesinde kendisini nereye konumlandırmakta vs… bunlar dindarlık ve takvanın ölçüsünü belirlemekte maalesef bir kıstas olamamakta.
Sonuç
Fethullah Gülen ve hareketi; “iktidarı ele geçirme peşinde olduklarını, iktidarı ele geçirmek için açıktan ve gizliden insan yetiştirdiklerini ve bunları sistematik olarak devlete yerleştirdiklerini, Amerika ile gerek aleni ve gerekse el altından iş tuttuklarını, her türden siyonist örgüt ile hayati bağlarının bulunduğunu, mezhepçi ve milliyetçi olduklarını, İsrail’e karşı olmadıklarını, emperyalizm ve siyonizm’i düşman bellemediklerini, düşman olarak Şiileri ve İslam İnkılabı’nı gördüklerini, Amerika ile bir ve beraber olmayı dini bir vecibe telakki ettiklerini ve hedefe giden yolda her şeyin mubah olarak gördüklerini” hiçbir zaman saklamadılar. Hiçbir zaman inkar etmediler. Bilakis her zaman gururla bu iddiaları açıktan sahiplendiler, savundular. Bunları yapmakla övünç duydular.
Sorun Fethullah Gülen ve hareketinde değil. Eğri oturup doğru konuşalım. Fethullah Gülen ve hareketi hiçbir zaman kimseyi kandırmadı. Bu noktalarda kimseye yalan söylemedi. Hedef ve hareketini her zaman açık ve net olarak ortaya koydu.
Sorun “kandırıldık” diyenlerde! Zira onların da tüm dünya görüş ve algıları bu yönde idi. Kimileri Fethullah Gülen ve hareketini imrenerek kimileri kıskanarak takdir ediyor ve iktidara ulaşmak için kendilerine öncü hareket olarak belliyordular. Herkes onun yol ve yöntemlerini taklit etme peşinde idi. Herkes ona diğerinden bir adım daha yakın olabilmek için birbirini eziyordu.
Sorun “kandırıldık” diyenlerde! Zira onlar da Amerika’ya “Büyük Şeytan” diyemeyenler. Onlar da ilkesel olarak “emperyalizm ve siyonizm” ile hesaplaşma ve mücadele yolunu seçemeyenler. Onlar da Büyük Şeytan’a yaslanarak iş ve mevzi tutmanın peşinde olanlar. Onlar da iktidar ve nimetlerine kavuşmanın hayalleri ile yanıp tutuşanlar. Onlar da “Amerikasız” bir dünya düşünemeyenler.
Sorun “kandırıldık” diyenlerde! Zira onlarda İslam’ı öğrenirken Kur’an-ı Kerim’i anlamlandırırken kendilerini Ehl-i Beyt’ten gelen her türden bilgi ve kaynağa kapatanlardan. Onlar da mezhepçi onlar da kavmiyetçi. Onlar da “İslam İnkılabı” aleyhine “Büyük Şeytan” ile her türlü hile ve desiseyi kotaranlardan. Onlar da taassup ehli. Onlar da bencil.
Evet, bu yönü ile sorun Fethullah Gülen ve hareketinde değil bugün “kandırıldık” diye ortalığa düşenlerdedir. “Kandırıldık” diyenler öncelikle kendi cehalet, taassup, mezhepçi ve kavmiyetçi oluşlarını sorgulamalılar.
Bugün Fethullah Gülen tarafından “kandırıldık” diye ortalığa düşenler; cehalet, taassup, mezhepçilik ve kavmiyetçilik hastalıklarından kurtulmazlarsa yarın onları başka bir “hoca” kandıracaktır. Bundan emin olsunlar!
Muntazar Musavi
15 Ağustos 2016 - 07:35
News ID: 772054
Cumhurbaşkanı’ndan vekillere kadar tüm siyaset, bürokrasi, diplomasi, medya, akademik çevreler, sanat ve spor çevreleri, cemaatler, tarikatlar, STK’lar, şeyhler, hocalar, kanaat önderleri ve sayamadığımız daha nice şahıs ve yapıların dilinde ortak bir kelime var: “Kandırıldık!”