25 Haziran 2012 - 13:18

Bismihî Teâlâ... – Hz. Peygamber (s.a.a) vefat etmiş, yeni yönetim işe başlamıştı. Yönetimi tanımayanlar, Fâtımat'üz-Zehrâ anamızın evinde toplanmışlardı. Hz. Ali ve çocukları Hasan ile Hüseyin de içerideydi. Evi basan Hattâb oğlu Ömer[1], herkesin dışarı çıkıp halîfeye bîat etmesini söylemiş, aksi halde evi, içindekilerle birlikte "ateşe verip yakmakla" tehdit etmişti![2]

– Hz. Peygamber'den (s.a.a) sonra, kabilesinin zekâtlarını yeni yönetime göndermeyen (zekât vermeyen ya da zekâtı inkâr eden değil) Mâlik b. Nüveyre ve arkadaşları, Hâlid b. Velîd'in emriyle komple kılıçtan geçirilmişti. Mâlik'in kesik başı üzerinde tencere kaynatan Hâlid b. Velîd, üstelik o akşam, onun karısına da sahip olmuştu![3] Bu da çok değil, Rahmet Elçisi'nin (s.a.a) irtihâlinden sadece 1-2 ay sonra vuku bulmuştu.

– Cemel savaşı öncesinde Basra'yı kuşatan Âişe ve adamlarının, Basra vâlisi Osman b. Huneyf ile "Emîr’ul-Mü’minîn’den haber gelene kadar" ateşkes yaptıkları; buna rağmen iki gün sonra ani bir baskınla, Basra mescidinde toplanan "Ali şîasından" tam 40 kişiyi "mescidin içinde" katlettikleri malumdur.[4]

Öte yandan, Basra vâlisi Osman b. Huneyf'e tam 40 kırbaç atılmış, ardından saçı, sakalı ve hatta kaşları yolunup hapsedilmişti!...[5]

– Sıffîn'de vuku bulan netameli hakem olayının ardından, bir de Hâricî belâsıyla uğraşan Emîr’ul-Mü’minîn Hz. Ali Efendimiz'in siyâsî ve askerî gücü tükenmeye yüz tuttuğunda, pusuda bekleyen Muâviye'nin savunmadan taarruza geçerek; Hz. Ali'nin hâkimiyeti altında bulunan topraklara ani baskınlar düzenlediği biliniyor.

En has adamı Amr b. el-Âs'ı Mısır'a, Abdullâh İbn’ül-Hadramî'yi Basra'ya, Nu’mân b. Beşîr’i Ayn’üt-Temr’e, Dahhâq b. Qays’ı Qutqutâne’ye, Süfyân b. Avf el-Ğâmidî’yi Hît, Enbâr ve Medâin'e, Abdullâh b. Mes’ade el-Fezârî ile ardından Yezîd b. Şecere er-Rahêvî’yi Hicaz'a sevk eden[6] Muâviye, Hz. Ali’ye son darbeyi indirmek üzere bir ordu daha hazırlamış, başına da en gaddar adamlarından Büsr b. Ebî Ertât’ı getirmişti.

Ani baskınlarla karşılaşan "Ali'ye sevdalı" bölge halkları kılıçtan geçirildi. Bütün malları yağmalandı. Bunlardan Büsr'ün; Medîne, Mekke, Tâif ve ardından Yemen halkına yaptıkları, gerçekten Sırp cânîlerini aratacak cinstendir. Büsr’ün asıl tüyler ürperten katliamı Yemen bölgesinde meydana geldi. Yapılan katliamın bilançosunun, takriben 30 bin kişi olduğu belirtilir…[7]

Bu vb. zorbalıklarla yönetimi ele geçiren Muâviye, kürsüye çıkıp Hz. Ali'ye söven vâlisine itiraz eden, seçkin sahâbî Hucr b. Adiy ve altı arkadaşının boynunu vurdurdu![8]

– Yezîd'i anlatmaya ne hâcet! Kerbelâ'da döktüğü kanlar ve iki yıl sonra Medîne halkına yaptıkları, ona yeter de artar bile! Târihe "Harra Vak'ası" olarak geçen olayda, Medîne, Yezîd’in arsız askerleri tarafından "üç gün" boyunca yağmalandı, halk kılıçtan geçirildi. Bu arada çoğu sahâbe eşi yada kızı olan yüzlerce kadının ırzına geçildi![9]

Bu târihî anekdotların başlığımızla ne ilgisi var, bunlar da nereden çıktı, denebilir.

Bu çıkış, ilk başta haklı gibi görünebilir. Bilhassa günümüzdeki Selefî-Vehhâbî terör eylemleri tek başına düşünüldüğünde, yukarıdaki târihî olayları, hedef saptırmak yada yine "sahâbe" konusunu kurcalamak niyetiyle gündeme soktuğumuz düşünülebilir.

Oysa günümüzün Selefî-Vehhâbî terörünü doğru anlamak için, onların beslendikleri dînî(!) argümanları bilmek ve o argümanları kurutmak durumundayız. O bakımdan, birazdan siz değerli okurlarımın da rahatlıkla görecekleri gibi, sunduğumuz bu hâdiselerin konumuzla çok sıkı bir irtibatı vardır. Bu hâdiseler bilinip doğru okunmadan, günümüzün Selefî-Vehhâbî terörünü doğru anlamak mümkün değildir.

Dünyanın birçok yerinde masum insanları, kadın erkek, çocuk yaşlı demeden bütün sivilleri hedef alan terör eylemlerine tanık olmaktayız. Pakistan'da, Afganistan'da, Somali'de, Suriye'de ve daha pek çok yerde, ardı arkası kesilmeyen toplu cinayetler işleniyor.

Öyle ki, Hüseyin Taş el-Gümüşhânevî Hocamın da kendi köşesinde birçok defa belirttiği gibi, başka dinlere mensup topluluklarda böylesine rastlamak, bu derece gözü dönmüş, kana susamış terörist görmek mümkün olmamaktadır. Bunlar ne ilginç ki, sadece Müslümanların arasından çıkmaktadır! Namazlarını kılmakta, oruçlarını tutmaktadırlar. Kim bilir, operasyona da muhakkak "abdestle" çıkıyorlardır!!!

Şiî kanına susamış bu cânîlerin "Müslüman" olmadıklarını iddia etmek, eğer cehâletten kaynaklanmıyorsa, konuyu saptırmaktan başka bir şey değildir.

Sivil halka yönelik Selefî-Vehhâbî terör eylemlerinin en çok yaşandığı yer, hiç kuşkusuz Irak'tır. "Irak halkı, terörden çektiğini ABD askerlerinden bile çekmemiştir!" desek, abartmış olmayız herhalde.

Bu türden terör eylemlerinin son günlerde daha bir arttığı Irak'ta, hemen her gün onlarca sivil hayatını kaybetmekte; patlamalar sonucunda, şu ana kadar bir milyona yakın insan can vermiş bulunmaktadır!

Gözü dönmüş Selefî gençlerin, bu terör eylemlerini öylesine, serserice yaptıkları ve bunları yaparken Şiî Müslümanları "rast gele" hedef aldıkları düşünülmemelidir. Bu menfur saldırıların tümü, kendilerince ilkeli, planlı ve programlıdır.

Selefîlerin nasıl bir kişiliğe sahip olduklarını, geçtiğimiz aylarda iki bölüm halinde yayınlanan "Selefîler ve Müzmin Şîa Düşmanlığı" adlı köşe yazımızda anlatmaya çalışmıştık.

Selefîler Selef'in yolundan gidiyorlardı. Lâkin, "Selef" sözcüğü esasen her ne kadar Hz. Peygamber (s.a.a) ile birlikte yaşayan sahâbe ve tâbiîn neslinin tamamını içine alsa da; Selefîlere göre bir Hz. Ali, bir Hz. Ammâr, bir Hz. Ebû Zerr, bir Hz. Fâtımat'üz-Zehrâ, Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin... "Selef" içinde yer almıyor! Onlar bundan, özellikle "Ehl-i Beyt'in karşısında duranları" anlıyorlar.

Yukarıda verdiğimiz örneklerde, muhâliflerine karşı o derece katı ve sert bir tutum içine girenlerin tamamı, eli kanlı Selefî-Vehhâbî teröristlerin sevip saydıkları, hatta "baş tâcı" ettikleri kimselerdir!

Onlar "Bizim gibi düşünmeyenlere hayat hakkı tanımayız!" diyorlardı. Muhâlif düşüncede olanlara karşı sert tedbirler alıyor, olmadı "kanla bastırma" yoluna gidiyorlardı. Selefî-Vehhâbî teröristler de kendileri gibi düşünmeyenlere aynı şekilde davranıyorlar.

O günün mazlumları, önemsiz bir iki örnek dışında, hepsi Ehl-i Beyt dostlarıydı. "Ali'nin yolunu yol edinen" Alevî müslümanlardı! Açıkça görüldüğü gibi, Selefî–Vehhâbî teröristler de hep aynı kitleyi hedef alıyorlar. Irak'ta, Pakistan'da ve Suriye'de; daha birçok yerde, özellikle Alevîlere / Şiîlere saldırıyorlar.

Kısacası, gözü dönmüş, kana doymayan bu vampirler, kuşkusuz "Seleflerinin" yolundan gidiyorlar, onları örnek alıyorlar! Yetmedi, işledikleri bütün bu cinâyetleri, Suûdî-Selefî-Vehhâbî ulemânın fetvâları ile de destekliyorlar.

"Selefîler ve Müzmin Şîa Düşmanlığı" adlı köşe yazımızın II. bölümünde, Suûdî Arabistanlı çoğu üniversiteli tam 38 Selefî–Vehhâbî şeyhin; 2006 yılının Aralık ayında, Iraklı Sünnîleri "Şiîleri katletmeye" çağıran bir bildiri yayınladıklarını, Suûdî şeyhlerinden bilhassa Abdullâh İbn Cibrîn ile Abdurrahmân b. Nâsır el-Berrâk'ın, Selefî gençlere Irak'taki Şiîleri öldürmeleri ve Ehl-i Beyt imamlarının kabirlerini yıkmaları yönünde, sayısız "fetvâlar" verdiklerini belirtmiştik.

Selefîlerin bu saldırgan tutumu, sadece bu güne özgü de değildir. Bir önceki yazımızda, Bağdat'ta, Sünnî (Hanbelî) Bâb'ül-Basra Mahallesinin, Şiî Kerh Mahallesine sürekli saldırıda bulunmuş olduklarını, belgeleriyle birlikte ortaya koymuştuk.

Oysa Ahmed b. Hanbel "Bütün insanları tek bir mezhepte toplamak ve bu uğurda onlara şiddet uygulamak, bir fakîhe yakışmaz!" diyerek[10], "Hanbelîyiz" diyen Selefîleri yüzyıllar öncesinden uyarıyordu.

Irak'ta ve daha pek çok yerde müşâhede ettiğimiz bu terör olaylarının, olanca çıplaklığına rağmen, bizdeki Sünnî âlim ve aydınlar tarafından ısrarla "mezhep çatışması" olarak sunuluyor olması, anlaşılır gibi değildir. Bu son derece acı vericidir. Ülkemizin sağduyulu ve hakkâniyetli aydınlarından Ali Bulaç âbimizin bile, kendisini bu girdaba kaptırmış olduğunu görmek, büyük talihsizliktir. Bu bir.

İkincisi, Sünnî âlim ve aydınlar, bu tekfirci teröristlerin hepsinin "Sünnî" kökenli olmaları karşısında rahatsızlık duymak, rahatsızlık duyuyorlarsa bunu belli etmek ve özellikle, bu vahşî saldırıları düzenleyenlerin bir tanesinin bile "Şiî" olmamasının nedenleri üzerinde düşünmek; bu konuda esaslı kafa yormak durumundadırlar.

Üçüncüsü, verilen bunca kayba rağmen, Şiî âlimlerin mutedil ve basîretli tutumlarını görmek ve anlamlandırmak da, Sünnî âlim ve aydınların boyunlarının borcudur.

Irak'ın en büyük taklit mercilerinden olan ve sabrı zorlayan bunca katliamlara rağmen, "Sünnîler bizim için, kardeşten de öte, canlarımızdır!" diyerek "barış" elini uzatan, Âyetullâh'il-Uzmâ Seyyid Ali Sîstânî'nin varlığı, onun bu esaslı duruşu, bölgede "Sünnî-Şiî" çatışması çıkarma heveslilerinin önünde duran en büyük engeldir.

Daha geçen ay, Lübnanlı ve Pakistanlı Şiî gençlere seslenen Lübnan Yüksek Şiî İslâm Konseyi Başkanı Şeyh Abdül'emîr Kabalan, Şiî ve Sünnî Müslümanlar arasında hiçbir sorun bulunmadığını belirterek; bölgede yaşayan Şiîlerin dikkatli olmaları ve tekfirci gurupların oyunlarına gelmemeleri yönünde uyarılarda bulunmuştu.

Esasen bütün Sünnî âlim ve aydınların, zahmet buyurup, yüreklerimizi yakan bütün tahriklere rağmen, bizdeki bu engin hoşgörü ve metânetin sırrını, bu basîretli tutumun kaynağını merak etmeleri gerekir.

Son olarak, Sünnî âlimler ve aydınlar, üzerlerine serpilmiş ölü toprağından silkinmeliler artık. Ürküten sessizliklerine bir son vermeliler. Bu konuda ortaya bir çözüm koymalılar. Bundan da evvel, Şiîlerle ilgili peşin hükümlerinden ve cehâletlerinden kurtulmalılar.

Âlimler ve aydınlar, güç dengelerine göre hareket etmeyi bırakmalılar. ABD'nin "mücâhit" dediklerine "mücâhit", "terörist" dediklerine "terörist" demekten vazgeçmeliler.

Sözün özü, bu kanı durdurmak için bizlere, sizlere, onlara; herkese büyük sorumluluklar düşüyor. Lütfen sorumluluklarımızı yerine getirelim.

Vesselâm...

1-Sahâbeden Muhammed b. Mesleme, Abdurrahmân b. Avf, Üseyd b. Hudayr, Sâbit b. Qays b. Şemmâs ve Seleme b. Selâme b. Vaqş da onunla birlikte idi.

2-bk. İbn Ebî Şeybe, el-Musannef: VII, 432; et-Taberî, et-Târîh: II, 233-234; el-Belâzürî, Ensâb'ül-Eşrâf: I, 586; İbn Abdilberr, el-İstîâb: II, 254-255; İbn Ebil-Hadîd, Şerhu Nehc'il-Belâğa: II, 45, VI, 11, 47-49, XX, 34, 147; Ebul-Fidâ, el-Muhtasar: I, 156; İbn’üş-Şıhne, et-Târîh: s. 101; el-Isâmî, Simt’un-Nücûm: II, 332; Cafer Sübhânî, el-Huccet’ül-Ğarrâ’: s. 23-47 [= http://www.imamsadeq.org]

3- bk. Halîfe, et-Târîh: s. 104-105; et-Taberî, a.g.e. II, 273-274; İbn Halliqân, Vefeyât'ül-A'yân: VI, 14-15; ez-Zehebî, et-Târîh: III, 36-37; İbn Ebil-Hadîd, a.g.e. XVII, 202-214; İbn’üş-Şıhne, et-Târîh: s. 101-102; İbn Hacer, el-İsâbe: II, 209, III, 357; Ali el-Qârî, Şerh'uş-Şifâ: IV, 339 vs.

Olay Medîne'ye intikal ettiğinde, Hattâb oğlu Ömer'in “Allah’ın düşmanı! Müslüman bir adamı haksız yere öldürmüş, sonra da karısının ırzına geçmiş!” diyerek, Halîfe Ebûbekr'den Hâlid’in mutlaka idam edilmesini istemesi, ancak Halîfenin "Bir hata etmiş..." savunmasıyla Hâlid'e sahip çıkması; esasen ikisinin de Hâlid'in haksız yere bir Müslüman'ı öldürüp karısının ırzına geçtiğini kabul ettiklerine apaçık delildir.

4- bk. İbn’ül-Esîr, el-Kâmil: III, 108; Şeyh Müfîd, el-Cemel: s. 281; İbn Kesîr, el-Bidâye: VII, 260

5- bk. el-Belâzürî, a.g.e. III, 24-26; et-Taberî, a.g.e. III, 18; el-Mes’ûdî, Mürûc'üz-Zeheb: II, 375; İbn’ül-Esîr, a.g.e. III, 108; Sibt İbn'ül-Cevzî, Tezkirat'ül-Havâs: s. 69; İbn Ebil-Hadîd, a.g.e. IX, 319-321

6- Detaylı bilgi için et-Taberî, İbn'ül-Esîr, İbn Kesîr vs. bütün târih kitaplarının ilgili yerlerine ve "Sahâbenin Adâleti ve Ebû Hüreyre" adlı çalışmamızın Muâviye'nin biyografisine ayrılan bölümüne bakı-labilir.

7- bk. el-Belâzürî, a.g.e. III, 211-217; et-Taberî, a.g.e. III, 153-154; İbn Abdilberr, a.g.e. I, 155-157; İbn Ebil-Hadîd, a.g.e. II, 3-18; İbn’ül-Esîr, Üsd'ül-Ğâbe: I, 208; İbn Kesîr, a.g.e. VII, 356-357; el-Emînî, el-Ğadîr: XI, 16-28; İrfan Aycan, a.g.e. s. 173-174; İslamoğlu, İmamlar ve Sultanlar: s. 76, 139

Kaynaklar, Büsr’ün, Hz. Ali’nin bölge vâlisi Ubeydullâh b. Abbâs’ın iki körpe çocuğunu "analarının yaşlı gözleri önünde" boğazladığını da özellikle belirtirler.

8- bk. et-Taberî, a.g.e. III, 218-235; İbn Abdilberr, a.g.e. I, 356-358; İbn’ül-Esîr, Üsd'ül-Ğâbe: I, 437; Aycan, a.g.e. s. 204, 235-245; İslamoğlu, a.g.e. s. 78-80; Şeyh Râdî, İmam Hasan'ın Barışı: s. 388-410

 9-bk. et-Taberî, a.g.e. III, 352-358; İbn Kesîr, a.g.e. VIII, 238-242; el-Mevdûdî, Hilâfet ve Saltanat: s. 247; İslamoğlu, a.g.e. s. 90; İhsan Süreyya Sırma, Hilâfetten Saltanata: s. 48-49

10-İbn Müflih, el-Âdâb'üş-Şer'ıyye: I, 189

Abdulkadir Çuhacıoğlu