Uluslararası Ehl-i Beyt (a.s) Haber Ajansı – ABNA: Tahran’ın toprak bütünlüğüne yönelik 40 günlük saldırıların ardından İran tarafından boğazın fiilen ablukaya alınması ve ABD’nin buna karşı yürüttüğü deniz ambargosu, beklentilerin tam tersine Beyaz Saray, Tel Aviv ve bazı Körfez ülkeleri üzerinde ağır bir ekonomik ve siyasi yük oluşturuyor.
Hürmüz Boğazı, dünya petrolünün hayati geçiş güzergahı olarak yeniden küresel dengelerin merkezine oturdu. Her geçen gün, bu ablukanın yalnızca İran’ı hedef alan bir strateji olmadığını, aksine saldırgan koalisyonun kendi ayaklarına dolaştığı bir ekonomik ve diplomatik kriz alanına dönüştüğünü gösteriyor. İran’ın karşı karşıya kaldığı baskılar elbette hafife alınmamalı, ancak tarihsel deneyim ortaya koyuyor ki bu tür kuşatma girişimlerinin yıkıcı etkileri öncelikle ambargoyu uygulayan devletler ve onların en yakın müttefikleri üzerinde patlıyor. Bugün ABD enflasyon ve finansal piyasa baskısıyla, İsrail rejimi rekor savunma harcamaları ve diplomaside yalnızlaşmayla, Körfez ülkeleri ise lojistik maliyetler ve artan güvenlik riskleriyle bu gerçeği ilk elden deneyimliyor.
10-11 Milyon Varil Günlük Arz Kesintisi: Tıkanan Boğaz, Yükselen Bedeller
Uluslararası raporlara göre Hürmüz’deki kesinti, günlük küresel petrol arzından 10 ila 11 milyon varilin çekilmesine yol açtı. Bu, on yılların en büyük arz şoku olarak piyasaları istikrarsızlaştırıyor.
ABD için bu durum girift bir çelişki doğuruyor: Enerji üretiminde görece bağımsız olan Washington, yükselen petrol ve gaz fiyatları nedeniyle enflasyon beklentilerinin tırmanmasıyla karşı karşıya. Bu da Fed’in faiz politikasını baskı altına alarak ekonomik büyümeyi yavaşlatma riski taşıyor. Amerikan medyasında, ablukanın sıradan vatandaşın yaşam maliyetine yansıması giderek daha fazla manşete taşınıyor.
İsrail rejimi ise doğrudan savaş maliyetlerinin çok ötesinde bir darboğazla yüzleşiyor. Ekonomisi bölgesel istikrara ve küresel pazarlara erişime bağlı olan Tel Aviv, artan enerji ve hammadde fiyatları nedeniyle üretim sanayi ve ihracatçı firmalarında ciddi baskı hissediyor. Özellikle enerji maliyetlerinin yüksek olduğu teknoloji ve inşaat sektörleri bu durumdan ağır etkileniyor. İsrail merkezli Kanal 12’nin itirafına göre El Al havayolları, İran ile savaş ve hava sahasının kapanması nedeniyle yıllar sonra ilk kez 67 milyon dolar zarar etti. Globes gazetesi ise “İsrail ekonomisi İran savaşı nedeniyle resesyona girdi” başlığıyla, ilk çeyrekte yıllık bazda yüzde 3,3 küçülme yaşandığını duyurdu.
Burada vurgulanması gereken nokta, emperyalist bir saldırganlığın asıl bedelinin kurbanı ile fail arasında nasıl dağıldığıdır. 1990’ların Irak ambargosunda olduğu gibi, saldırgan koalisyonlar önce “hedef ülke teslim olacak” diye hesaplar yapar; ancak gerçekte on yıllardır ambargo altında yaşayan bir toplumun dayanıklılığını hafife alırlar. Irak’ta 12 yıllık ambargo Saddam’ı devirmedi, sıradan Iraklıları cehenneme çevirdi, fakat aynı dönemde ABD’nin bölgeye müdahale maliyetleri de trilyonlara ulaştı. Bugün Hürmüz’de de benzer bir mekanizma işliyor: İran ekonomisi zaten yıllardır ağır yaptırımlar altında; yeni bir abluka marjinal etki yaratmak yerine, küresel petrol akışını bozarak en çok Batılı tüketici ve İsrail gibi ABD müttefiklerini vuruyor.
Körfez Ülkelerinin İkilemi: Petrol Geliri Artarken Lojistik ve Sigorta Maliyetleri Kârları Eritiyor
BAE, Suudi Arabistan, Katar, Kuveyt ve Bahreyn gibi ABD müttefiki Körfez ülkeleri çifte bir ekonomik çıkmaz yaşıyor. Petrol fiyatlarındaki artış ihracat gelirlerini artırıyor gibi görünse de, nakliye, deniz sigortası ve lojistik güvenlik maliyetlerindeki patlama bu kazancı büyük ölçüde törpülüyor. Ayrıca boğaza alternatif olarak devreye sokulan boru hatları ve demiryolları, işletme maliyeti bakımından Hürmüz geçişine göre çok daha pahalı. Uzun vadede bu alternatif yollar, ticari kârlılığın önemli bir bölümünü tüketiyor. Daha da önemlisi, yabancı yatırımcılar ve sigorta şirketleri bölgeyi artık “yüksek risk” kategorisinde değerlendiriyor. Bu da sadece bugünü değil, yarının yatırım kararlarını da etkiliyor.
Diplomatik Cephede Yalnızlaşan Koalisyon: Atlantik’ten Basra’ya Duvarlar Yükseliyor
Hürmüz krizi, ABD ve İsrail için ekonomik olduğu kadar ağır bir siyasi fatura da çıkarıyor. Washington, başından beri ablukayı “meşru müdafaa” çerçevesinde sunarak bir “Denizcilik Özgürlüğü Koalisyonu” kurmaya çalıştı. Ancak Avrupalı müttefikleri –Londra, Paris, Berlin– bu doğrudan askerî katılımdan kaçındı. Bunun yerine çok taraflı diplomasi ve uluslararası kuruluşlar aracılığıyla güvenli geçişin garanti altına alınmasını savundular. Bu kopuş, yalnızca lojistik bir sorun değil, aynı zamanda ABD’nin küresel kriz anlarında “liderlik” iddiasına vurulmuş bir prestij darbesidir. NATO içindeki bu ayrışma, uzun vadede ABD’nin BM ve NATO gibi platformlardaki pazarlık gücünü aşındıracaktır.
İsrail rejimi ise kendini çok daha zor bir durumda buluyor. Saldırganlığın başından itibaren ABD’nin yanında “savaşçı ortak” rolünü üstlenen Netanyahu hükümeti, küresel kamuoyunun askerî çözümlere karşı kitlesel muhalefetiyle karşı karşıya. Diplomatik izolasyonu kırmak için İran ile müzakerelere sessiz kalmaktan başka çare bulamıyor. Oysa Trump yönetiminin aşırı talepleri nedeniyle bu müzakerelerin (dolaylı da olsa süren görüşmelerin) neticeye ulaşması şimdilik uzak görünüyor. Yine de Tel Aviv’in bu sessizliği bile, daha önce “asla müzakere masasında olmayız” diyenlerin ne kadar köşeye sıkıştığının bir itirafıdır.
Körfez ülkeleri de benzer bir çıkmazda: ABD askerî üslerine ev sahipliği yapıyorlar ve Washington’la stratejik ilişkilerini korumak zorundalar. Fakat aynı anda İran’ın misilleme tehditleri, insansız hava aracı saldırıları veya enerji tesislerinin hedef alınması riski bölgeyi istikrarsızlaştırıyor. Sonuçta, Riyad ve Abu Dabi gibi başkentler ABD’nin tek taraflı politikalarını sorgulamaya ve kendi çıkarlarını korumak için bölgesel diyaloğa ağırlık vermeye başladı. Rusya ve Çin de uluslararası platformlarda ABD’nin Hürmüz kararlarına karşı çıkarak, tek taraflı yaklaşımların gerilimi tırmandırdığında birleşiyor.
Sonuç: Hedef İran’dı Ama Yük Paylaşılamadı
Özetle, Hürmüz ablukası emperyalist planlamanın klasik bir yanılgısını teşhir ediyor: Saldırı, sadece hedef ülkeyi değil, aynı anda faillerin kendi sistemlerini de kanatıyor. Tarih boyunca bu böyle olmuştur – 1956 Süveyş Krizi’nde İngiltere ve Fransa’nın ittifakı bozguna uğramasından, 1973 petrol ambargosunun Batı ekonomilerini sarsmasına kadar. Bugün de ABD ve İsrail, ne tam bir askerî zafer elde edebiliyor ne de diplomatik yalnızlıktan kurtulabiliyor. Ekonomik fatura ise en çok sıradan Amerikalı ve İsrailli tüketici ile Körfez monarşilerinin ticaret hanesine yazılıyor.
yorumunuz